
|
Kıs[s]aca “Şâir ne bir hakikat habercisi, ne de bir belagatlı insan, ne de bir kanun yapıcıdır. Şairin lisanı; nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortaklaşa bir dildir.” Ahmet Hâşim 1885'te Bağdat'ta doğdu. 4 Haziran 1933'te İstanbul'da öldü. Annesini kaybettiğinde 12 yaşındaydı; babası Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet ile İstanbul'a geldi. Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi'nde (Mekteb-i Sultani) tamamladı (1906). Tüütün Reji İdaresi'nde ve Maliye Nezareti'nde kısa sürelerle çalıştı. Birinci Dünya Şavaşı yıllarında yedeksubaydı. Savaştan sonra iki yıl işsiz kaldı. Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik öğretmenliğine atandı (1920). Son dönemlerinde Düyun_ı Umumiye İdaresi'nde ve Osmanlı Bankası'nda çalıştı. Akşam gazetesinde fıkra yazdı. İlk şiirlerinde Abdülhak Hâmit ve Tevfik Fikret etkisi görülür (1900). Fecr-i Ati topluluğu içinde yazdığı olgunluk dönemi şiirlerini Servet-i Fünun dergisinde yayımladı (1909-1912). İlk kitabında gözlenen Tevfik Fikret etkisinden ikinci kitabında kurtularak kendine özgü bir şiir evreni yarattığı görülür. Düzyazılarını Gurabahane-i Laklakan (1928), Bize Göre (1928), Frankfurt Seyahatnamesi (1933) adlı kitaplarda topladı. Şiir kitapları |
| Göl Saatleri (1921) |
| Piyale (1926) |
Bir Günün Sonunda Arzu
Yorgun
gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
[Güller gibi göründü tan]
Güller gibi... Sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân, [inleyen]
Gün doğdu yazık arkalarında!
Altın
kulelerden yine kuşlar,
Tekrârını ömrün eder ilân,
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?
Akşam,
yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!..
Karanfil
Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Rûhum acısından bunu bildi!
Düştükçe vurulmuş
gibi yer yer,
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervane kesildi!.
O Belde
Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarında eğlensin
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan
Bu gözlerinle,
bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben;
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ
Ne de âlâm-ı fikre bir mersa
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan
nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın,
Bana yalnızca
eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha,
bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende
bir mânâ,
Ne bu akşamlarda bir gam-ı nermin,
Ne de durgun denizde
bir muğber
Lerze-i istitar ü
istiğna
Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz,
Topluyor bûy-i rûhunu güya
Uzak
Ve mâi gölgeli
bir beldeden cüda
kalarak
Bu nefy ü hicre müebbet bu yerde mahkûmuz...
O belde
Durur menâtık-ı
dûşize-i tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde daima ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir
sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi hemşiredir veyahut yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırabı bilir.
Dudaklarındaki giryende bûseler, yahut,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifham,
Onların rûhu şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemadi sükûn u samtı arar
Şule-i bi-ziya-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine.
O kadar natüvan ki, ah; onlar,
Onların hüzn-i lal ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasya deniz,
Hepsi benzer o yerde birbirine...
O belde
Hangi bir kıta-i
muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdut
Bir yalan yer midir veya mevcut,
Fakat bulunmayacak bir melaz-ı hülya mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı
Uzak
Ve mâi gölgeli
bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbet bu yerde mahkûmuz.
O Belde
[Günümüz
Türkçesine aktaran İbrahim Baştuğ]
Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarında eğlensin
Bilsen
Özlem
ve gurbetin kederiyle akşam ufkuna bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben;
Ne güzelliğinde toplanan bu akşam
Ne
de karamsarlığa bir liman
Olan bu mavi deniz,
Kederi anlamayan nesle aşina değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın,
Bana
yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü insan,
Bu
görgüsüz istek, bu kirli bakış
Bulamaz sende, bende bir anlam,
Ne
bu akşamlarda bir tatlı kaygı,
Ne
de durgun denizde bir içlenme
Örtünüş
ve nazın titremesi
Sen ve ben
Ve
deniz
Ve bu akşam ki kıpırtısız, sessiz,
Ruhunun kokusunu topluyor sanki
Uzak
Ve
mâvi gölgeli bir beldeden ayrı
kalarak
Sürgün
ve ayrılığa yazgılı bu yerde tutukluyuz...
O belde
Durur
düşlerin el değmemiş sinesinde
Mavi
bir akşam
Dinlenir
daima üstünde
Eteklerinde deniz
Bir uyku
dinginliği döker ruhlara
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylidir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi kız kardeştir, değilse yâr;
Kalp acısını dindirmeyi bilir.
Dudaklarındaki ağlamaklı öpüşler, yahut,
O gözlerindeki çivit suskunluk,
Onların ruhu kırılgan akşamdan
Derlenmiş menekşelerdir ki
Sonsuz susuşu arar
Ayın donuk alevi
Sığınmış sanki sade ellerine.
O kadar halsiz ki, ah; onlar,
Onların ortaklaşa dilsiz hüznü,
Sonra dalgın akşam, o hasta deniz,
Hepsi benzer o yerde birbirine...
O belde
Hangi
düşsel yerde?
Hangi uzak nehirle çevrili
Var mı yoksa bir yalan yer mi?
Ulaşılmayacak bir kuruntu!
Bilmem... Yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mâvi deniz
Ve bu akşam ki titretiyor
Bende esin ve hüznün tellerini
Uzak
Ve
mâvi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Sürgün
ve ayrılığa yazgılı bu yerde tutukluyuz.
Parıltı
Âteş gibi bir nehr akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından,
Bahsetti derinden ona hâlim
Aşkın bu onulmaz yarasından
Vurdukça bu nehrin ona aksi,
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan;
Baktım ona sessizce uzaktan,
Vurdukça bu aşkın ona aksi..
Siyah
Kuşlar
Gurûb-ı hûn
ile perverde-rûh olan kuşlar
[Kanlı
günbatımıyla beslenen kuşlar]
Kızıl kamışlara, yâkut âba [suya]
konmuşlar;
Ufukta bir ser-i maktûu [kesik
başı] andıran
güneşi
Sükût-ı gamla yemişler ve şimdi doymuşlar..