Ahmet Hâşim
Ahmet
Hâşim
1885-1933
2001-2005 © www.siirfeneri.net / Editör: İbrahim Baştuğ

Kıs[s]aca

“Şâir ne bir hakikat habercisi, ne de bir belagatlı insan, ne de bir kanun yapıcıdır. Şairin lisanı; nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortaklaşa bir dildir.”

Ahmet Hâşim

1885'te Bağdat'ta doğdu. 4 Haziran 1933'te İstanbul'da öldü.

Annesini kaybettiğinde 12 yaşındaydı; babası Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet ile İstanbul'a geldi. Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi'nde (Mekteb-i Sultani) tamamladı (1906). Tüütün Reji İdaresi'nde ve Maliye Nezareti'nde kısa sürelerle çalıştı. Birinci Dünya Şavaşı yıllarında yedeksubaydı. Savaştan sonra iki yıl işsiz kaldı. Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik öğretmenliğine atandı (1920). Son dönemlerinde Düyun_ı Umumiye İdaresi'nde ve Osmanlı Bankası'nda çalıştı. Akşam gazetesinde fıkra yazdı.

İlk şiirlerinde Abdülhak Hâmit ve Tevfik Fikret etkisi görülür (1900). Fecr-i Ati topluluğu içinde yazdığı olgunluk dönemi şiirlerini Servet-i Fünun dergisinde yayımladı (1909-1912). İlk kitabında gözlenen Tevfik Fikret etkisinden ikinci kitabında kurtularak kendine özgü bir şiir evreni yarattığı görülür. Düzyazılarını Gurabahane-i Laklakan (1928), Bize Göre (1928), Frankfurt Seyahatnamesi (1933) adlı kitaplarda topladı.

Şiir kitapları

Göl Saatleri (1921)
Piyale (1926)
 

 

Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
[Güller gibi göründü tan]
Güller gibi... Sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân,
[inleyen]
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar,
Tekrârını ömrün eder ilân,
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!..


Karanfil

Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Rûhum acısından bunu bildi!

Düştükçe vurulmuş gibi yer yer,
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervane kesildi!.


O Belde

Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarında eğlensin
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben;
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ

Ne de âlâm-ı fikre bir mersa
Olan bu mâi deniz,
Melâli
anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın,
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,

Bu sefil iştiha,
bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir mânâ,
Ne bu akşamlarda bir gam-ı nermin,
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i istitar ü istiğna

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz,
Topluyor bûy-i rûhunu güya

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbet bu yerde mahkûmuz...

O belde
Durur menâtık-ı dûşize-i tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde daima ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha
bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi hemşiredir veyahut yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırabı bilir.
Dudaklarındaki giryende bûseler, yahut,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifham,
Onların rûhu şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemadi sükûn u samtı arar
Şule-i bi-ziya-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine.
O kadar natüvan ki, ah; onlar,
Onların hüzn-i lal ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasya deniz,
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıta-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdut
Bir yalan yer midir veya mevcut,
Fakat bulunmayacak bir melaz-ı hülya mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbet bu yerde mahkûmuz.


O Belde [Günümüz Türkçesine aktaran İbrahim Baştuğ]

Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarında eğlensin
Bilsen
Özlem ve gurbetin kederiyle akşam ufkuna bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben;
Ne güzelliğinde toplanan bu
akşam
Ne de karamsarlığa bir liman
Olan bu mavi
deniz,
Kederi anlamayan nesle aşina değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın,
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü insan,
Bu görgüsüz istek, bu kirli bakış
Bulamaz sende, bende bir anlam,
Ne bu akşamlarda bir tatlı kaygı,
Ne de durgun denizde bir içlenme
Örtünüş ve nazın titremesi

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki kıpırtısız, sessiz,
Ruhunun kokusunu topluyor sanki
Uzak
Ve mâvi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Sürgün ve ayrılığa yazgılı bu yerde tutukluyuz...

O belde
Durur düşlerin el değmemiş sinesinde
M
avi bir akşam
Dinlenir daima üstünde
Eteklerinde deniz
Bir
uyku dinginliği döker ruhlara
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylidir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi kız kardeştir, değilse yâr;
Kalp acısını dindirmeyi bilir.
Dudaklarındaki ağlamaklı öpüşler, yahut,
O gözlerindeki çivit suskunluk,
Onların ruhu kırılgan akşamdan
Derlenmiş menekşelerdir ki
Sonsuz susuşu arar
Ayın donuk alevi
Sığınmış sanki sade ellerine.
O kadar halsiz ki, ah; onlar,
Onların ortaklaşa dilsiz hüznü,
Sonra dalgın akşam, o hasta deniz,
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi düşsel yerde?
Hangi uzak nehirle çevrili
Var mı yoksa bir yalan yer mi?
Ulaşılmayacak bir kuruntu!
Bilmem... Yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mâvi deniz
Ve bu akşam ki titretiyor
Bende esin ve hüznün tellerini
Uzak
Ve mâvi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Sürgün ve ayrılığa yazgılı bu yerde tutukluyuz.


Parıltı

Âteş gibi bir nehr akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından,
Bahsetti derinden ona hâlim
Aşkın bu onulmaz yarasından

Vurdukça bu nehrin ona aksi,
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan;
Baktım ona sessizce uzaktan,
Vurdukça bu aşkın ona aksi..


Siyah Kuşlar

Gurûb-ı hûn ile perverde-rûh olan kuşlar
[Kanlı günbatımıyla beslenen kuşlar]
Kızıl kamışlara, yâkut âba
[suya]
konmuşlar;
Ufukta bir ser-i maktûu
[kesik başı]
andıran güneşi
Sükût-ı gamla yemişler ve şimdi doymuşlar..