Salih Bolat
Salih
Bolat
 
2001-2005 © www.siirfeneri.net / Editör: İbrahim Baştuğ

Kıs[s]aca
"
Şiir önceden tasarlanmış anlamlara giydirilen bir dil değildir. Şiirde dilin amacı kendisidir. Çünkü şiir bir nicelik değil, bir niteliktir; tözdür. Şiir geri dönülmezcesine atılan bir adımdır. Anlam genellikle şiirin yazılma süreci içerisinde biçimlenir. Bu yüzden de aşk şiiri yazmak isterken, kavga şiiri yazdığını şaşırarak gören çok şair olmuştur. Bu durum, şiirin rastlantısal olduğu anlamına gelmez. Ama rastlantısal olmadığı anlamına da gelmez."

Salih Bolat

3 Temmuz 1956'da Adana'da doğdu.

İlk ve ortaöğrenimini Adana'da tamamladıktan sonra, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin Sosyal Politika Bölümü'nü bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü'nde yüksek lisans ve doktora programlarını tamamladı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim üyesidir. Edebiyat yaşamına Yeni Adana gazetesinin kültür sanat sayfasında öyküler yazarak başladı (1974). Şiir tukusunun başlaması için şunları söylüyor: "O yıllarda yaşadığım bir aşk, yoğun bunalımlar geçirmeme neden oldu ve bir arkadaşımdan aldığım şiir defterinde Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı ve daha pek çok Türk ve yabancı şairin şiirleriyle karşılaştım. Böylece ilk şiir denemelerime başladım."

Adana'da, arkadaşlarıyla birlikte Koza adlı dergiyi çıkardı (1975). İlk şiirini bu dergide yayımladı. 1976 yılında, üniversite öğrencisi olarak geldiği Ankara'da Hasan Hüseyin, Enver Gökçe gibi şairlerle tanıştı. 1980 yılı başlarında, bir huzurevinde kalan Enver Gökçe ile yaşamı ve sanatı üzerine konuşmalar yaptı (İbram Erdem'le). Bu konuşmalar 1982'de, Enver Gökçe, Yaşamı, Sanatı ve Bütün Şiirleri adıyla, arkadaşlarıyla birlikte kurdukları AYKO (Ankara Yayın Üretim Kooperatifi) yayınları arasında yayımlandı. 1977-1980 yılları arasında, Ankara'da yayımlanan Yapıt dergisinin ve Halk Evleri Genel Merkezi'nin yazı kurulu üyeliğinde bulundu. 1982-83 yıllarında, yine Ankara'da yayımlanan Petek dergisinin yazı kurulu üyeliğinde bulundu. 1984-86 yıllarında, Yarın dergisinin çalışmalarına katıldı. 1995 yılında, Cem Savran ile Promete dergisini kurdu. 1980 yılı başlarından itibaren Yeni Olgu, Oluşum, Edebiyat 81, Türkiye Yazıları, Süreç, Yeni Düşün, Varlık, Gösteri, Düşler, Şiir-lik, Edebiyat ve Eleştiri, Defter, E gibi dergilerde şiirler ve yazılar yayımladı. 1995-97 yıllarında Siyah Beyaz gazetesinde, "Duygusal Düşünceler" adlı köşede yazdı. Bu yazılarından seçtiklerinin de yer aldığı yazılarını, daha sonraki yıllarda, aynı adla bir kitapta topladı. 1996 yılında, Radyo C'de "Şiir Penceresi" adlı programı yapımcı ve sunucu olarak yürüttü. Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nün ve Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nün seçici kurul üyeliğini de yürüten Salih Bolat, Edebiyatçılar Derneği'nin Yönetim Kurulu Üyesi ve halen Varlık dergisinde aylık yazılarını sürdürüyor. Yaşanan adlı kitabıyla 1984 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü, Bir Afişin Önünde'yle 1986 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, Karşılaşma ile 1990 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü, "Açılmış Kanat" adlı yayımlanmamış dosyasıyla da 2002 Ahmed Arif Şiir Ödülü'nü (Şükrü Erbaş ile) aldı.

Şiir kitaplar

Yaşanan (1983)
Bir Afişin Önünde (1986)
Sınır Ve Sonsuz (1988)
Karşılaşma (1992)
Uzak ve Eski (1996)
Gece Tanıklığı (1999)
Açılmış Kanat (2004)

 

Açılmış Kanat

en eski yüzlerimizle duruyoruz ayakta
               alacakaranlığın kapısında
kollarımızda yıkılmış tapınakların büstleri
yalın ve anlaşılır şeyler konuşuyoruz
               gelecek günler hakkında
diyoruz ki, artık kararmayacak sözün gümüşü
bir bulutun gölgesi olsun düşmeyecek alnımıza
ölüler de yiyecekler güz yemişlerini
gece toplayacak uykunun dağılmış harmanını
bir kez daha dinleyeceğiz toprağın öyküsünü
rüzgârın iteklediği bir dal nasıl direnirse
nasıl büyülerse kartalın açılmış kanatlarındaki görkem
sorularımızla şaşırtacağız suyu ve ateşi:
söyleyebilir mi bize şafakta gidilen yolun şarkısını
vurulmuş bir askerin miğferinde biriken yağmur
kanın ormanında süren yangın?


Bir Gün Ölürüm Ben

bir gün ölürüm ben
milad benim adımla başlar
alnımda at koşturur kanlı çocuklar
bilemem, nereye yağar
sokak ortasında bıraktığım yağmur
hangi hayatı savurur içimde büyüttüğüm fırtına
yüzümden bir kuş sürüsü havalanır
birden bir şarkıyı susar
         kitaplarımda altını çizdiğim yerler.

bir gün ölürüm ben
belki bir gece treninin camına düşer başım
dışarda bir telgraf teli çizip gider karanlığı
içerde yolcular uyuduğumu sanır
yalnızca bir kız düşürdüğüm gülücükten anlar öldüğümü
yakama bir gözyaşı iliştirir.

bir gün ölürüm ben
belki yığılıp kalırım bir dostun kollarında
güz vurgunu bir çınar gibi dökülüp kalırım
her yaprağım kendi rüzgârından sorumlu tutulur
ta ki uzak bir kışlada toplanma borusu çalınır
tüfeğini yitirmiş bir asker suçluluğuyla giderim
derin, sessiz, ışıklı bir göl gibi
kendi kıyametimi beklerim.

bir gün ölürüm ben
belki bir ölüm tezgâhında terler içinde
o anda kar fırtınasına tutulmuştur dağ başında bir çiçek
hiç acı duymam, çiçeğin acısını duyduğum için
ama ölmekten korka korka ölürüm
yaşamayı sevdiğim için.


Kasımpatı

yangından sonra çiçekler bıraktı arkadaşları
otelin önündeki kaldırıma: güller, karanfiller.
tam şurda toplanan insanların acımasızca yaktıkları
      kendi kardeşlerini
onların da şu ekmek kasasını taşıyan
          adamın elleri gibi elleri vardı
şu kadının başörtüsü gibi ışıklıydı alınları
şu çocuk gibi koşabilirlerdi ayaklarıyla...
en son bir sap kasımpatı bıraktı bir genç kız
          yangın yerinde
çaresiz merdivenlere oturmuş yanmayı bekleyen
metin altıok'un gözlerindeki dehşet vardı çiçekte.


Sen

ağaçlar alınmış bir emir gibi büyüyor
çimenler kimlik arayışı içinde
fakültenin çatısında güvercinler geziyor
kanepelerin altında zaman kabukları
gün geçtikçe hatırlıyoruz o sessizliği
neredeydik, niçin orda değildik
geç kalmanın suçluluğu gözlerimizde.

sen, karanlıktan koparılmış zambak
bilseydim başlamazdım ikimize.

yasalara uymak en çok manavlara yakışıyor
bir elleriyle kiraz tartarken diğeriyle susuyorlar
avuçlarında uğultuyla uyanıyor bazı çocuklar
kamunun alnına sıçramış intihardı seneca
onu söylüyorlar, sonra jilet atıyorlar düşlerine
rüzgârla açılan bir sayfa gibi tevrat'ta
ölünün cebinde çalan telefon gibi
bilmiyoruz, nasıl yorumlasak bu boşluğu.

sen, gecikmiş açıklanması ilkbaharın
bilseydim başlamazdım ikimize.

bugün cumartesi, bütün turistler caddelerde
işportacılar adres tarif ederken vücutlarıyla
eski bir filmden bir sahneyi yaşıyorlar sanki
çünkü mülteciler unutkanlıktan alınıp getirildiler
bırakıldılar bir ard niyet gibi aramıza
oysa çok önce söylemişti nietzsche:
"yalnız için dost daima üçüncü kişidir"
öyleyse yeni bir yüz edinelim kendimize.

sen, dalgaların çekilirken bıraktığı iz
bilseydim başlamazdım ikimize.


Şafağın Yolu

yola çıkıyoruz, şafağın yoluna
havuzda yıkanan nilüfer bizimle geliyor
karşı evin açık penceresinde uçuşan perde
tezgahtar kızın dalgın bakışları
temmuz sokağındaki tenhalık
ayna, mum ve şamdan bizimle geliyor.

ay düşünüyor, doğru bir davranış mı diye
tarla kuşu karar aşamasında
kapı mutlaka gelecek, açılıyor işte
kılıcın gelmesi kınına bağlı
çiy gelmese de olur, yaprağın ihtiyacı var ona
yola çıkıyoruz, şafağın yoluna.