
|
Kıs[s]aca Nafer Ermiş 6 Aralık 1964'te Denizli'de doğdu. İlkokulu Çal'ın Poyrazlı köyünde, ortaöğrenimini Denizli'de tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi (1990). Ardından 10 yıl Almanya'da yaşadı, Felsefe ve Kültür Bilimleri okudu. Bremen Üniversitesi'nde "Ekonomi Türkçesi" dersleri verdi (1993-1998). Mayıs 2001'den bu yana İstanbul'da yaşıyor ve çevirmenlik yapıyor. Öykü ve şiirleri 1980'li yıllarda çeşitli dergilerde çıktı. Yayımlanmış bir romanı var: Gökyüzüne Ağır Gelen Kuş (1996). Şiirlerini henüz bir kitapta toplamadı. |
22 Eylül
Zaman
katılaşıyor yükseldikçe
Yüzünde ayak izi ve aşk
Senin sustuğun
yerde
Yer bitiyor sevgilim
Seni çağıran
her şey
Beni de çağırıyor
Nesnenin
arka yüzü
Yüzünde ayak izi ve aşk
Gökte kuşların katı karanlığı
Seni susturan
her şey
Beni de susturuyor
Ayrılış
Eğildiğini
görmek için atıyorum kalemi yere
Üşümen için açık bıraktım kapıyı
Tıpkı coşup sarılman için sevindirdiğim gibi seni
Sırf susasın
diye öptüm
Seni benim için yanımda bulundurdum
ve bunun için bağladım
Sana her şeyi
vermedim doyup gitme diye
Aç da bırakmadım seni gelmekten vazgeçme diye
Karlı günlerde seni üşümüş görmek için
Yollarda yürüttüm seni
ve sırf soğuk dudağından öpebilmek için
Hep duymak
istediğim için söyledim
Duymak istediğini değil, duyup gitme diye
Sana uzak durdum yaklaşasın diye
ve hiç yaklaşmadım kaçmayasın diye
Ve bir gün
her şeyden vazgeçip söyledim
Yaklaştım
Sana doğru koştum
Gizlice bütün bağları kopardım
Balık Burcunda Bir Lale
Karanlık mı
yoksa öfke mi
Alnından dökülen bu saçlar
Uzakların titrek ışıkları
Pencere kenarında unutulan güvercin ayakları
Sen mi bıraktın
bu izleri gece camlara
İzlerini mi unuttun yoksa sen de bıraktığın yerde
Kuş kanatları... Acı saatler... Korkunç bulutlar
Pencere camlarından
şelaleler akar
Alnında bir sessizlik başlamıştır
Aşkı sana kimse söyleyemez
Karanlık şafaklarda
Elmalar avuçlarını kavurur eğer kırmızıysa
Kırlarda ölen kelebekler yağar
Hüzünlü bir gökyüzü başlar
Sesler kanat
sesleri değildir artık
Çırpınan gövdelerden de gelmez
İki yanında
iki karanlık dev uyur
Biri uçurumdur biri dağ
Biri izlerini unutmuştur gözlerinde
Diğeri iz bırakmayı
Tutuluş
Aşk öyle korkunç
bir şeydi ki
Onu sana söyleyemezdim
Sokakları elinden alamazdım
Bir eylül
günü ben sana maruz kaldım
İçime bir el değdi
Sana söyleyemezdim
Yalnızlık bir
suskunluktur sevgilim
Elma kadar üç boyutlu
Dağlar kadar yoğundur
Ben bu dağlarda
Mecnun değildim
Lakin Ankara'da bir sokakta
Kalıcı bir rüzgâr altında
Bir Leyla'ya maruz kaldım
Unutuş
Gözlerini kapadığında
dökülen güller
Yüzün hak etmiştir yalnızlığı bensiz de güler
Sen bir toprak olsan ben bir ağaç olurum
Yüzünün hak ettiği yalnızlık gövdemde durur
Beni güneş
kavursa sen susarsın
Sen susasan ben su olurum sana susamam
Gül yapraklarına
gece yapışır
Karanlığa maruz kalır ellerim
Kaldıkları yerde geceye tutunur
Ezelden beri
içimde bir tül gerili bunu bil
Yüzünle yüzüm arasında asılı durmakta o şimdi
Aralarından bir Atlantik geçer ki sadece sudur
Ruhun en derin
olduğu yerden
Vücudunu kozaya bastırarak ipekböcegi
Kalk oturduğun yerden şimdi sen
Bir geçmiş vardır unutmamız gereken.