İbrahim Baştuğ
İbrahim
Baştuğ
 
2001-2008 © www.siirfeneri.net / Editör: İbrahim Baştuğ

Kıs[s]aca

“Duygusal bir memeli olarak 'insan'ın 'muhakeme' ve 'mantık' melekeleriyle zenginleşen zihninin büyük yanılsaması, korkunç açmazıdır şiir. Çünkü şiir 'saf anlam'dır. Sanılır ki bu saf anlam, yani 'ben'in oluşsal anlamı karşı bireye anlatılabilir. Yanılsama budur işte; böyle bir şey olası değil. İçgüdülerinin sınırında yaşayan öteki memelilerin böyle bir açmazı yoktur. Doğar, ihtiyaçları çerçevesinde yaşar, ürer ve ölürler. Şiir, insan(sı) bireyinin ta en başından beri kendi saydam duvarlarına çarpa çarpa yorgun düşmesidir. Hiçbir söz tenin tene anlattığını anlatamadı, dudakların tükürük kimyasıyla kurduğu iletişim denli yetkinleşemedi. Şiir büyük bilinçaltımızda bu yanılsama yüzünden harcıâlem bir sanat sanılır. Yani öpüşmek kadar kolay. (Hoş, gerçek bir öpüş ne kadar kolaysa!) Oysa düzyazı Antik Yunan'dan beri en akılcı iletişim yoludur. Yazının kuralları vardır, çünkü sınırları vardır. Oysa şiir için hiçbir kural bilmiyorum: O tükürükteki kimyanın tahtına aday oldu her zaman. Bundandır insan zihninin mitolojik devirlerindeki dilde ısrar etmesi şiirin. Antik Yunan'da filozofun ayırt ettiği şey, dilin anlamın kendisi değil simgeler dizgesi olduğuydu. Oysa şiirsel imge anlamın bizatihi kendisi değil mi? Bu yüzden mantıksal dizgeye girmiyor. Yine bu yüzden şiirsel söz hastalıklı bir ruhun iniltisi mi yoksa âşık/ozan/şaman nidası mı anlaşılamıyor çoğu zaman!”

İbrahim Baştuğ

11 Mayıs 1964'te Sivas'ta doğdu.

Ortaöğrenimini 1973'te geldiği İstanbul'da, yükseköğrenimini AÜ/ DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yaptı. Öğrencilik yıllarında Ankara Halk Tiyatrosu'nda başladığı oyunculuk serüveni Erkan Yücel'in trafik kazasında ölmesiyle Asaf Çiğiltepe Sahnesi'nde bir yıl kadar devam etti. Devlet Tiyatrosu'nda Kenan Işık'ın yönettiği "Afife Jale" oyununda yardımcı oyunculuk yaptı (1987). DTCF'den mezun olduğu 1991'den 1998 Mart'ına kadar Ankara'da bir kamu kurumunda edebiyat bilim uzmanı olarak çalıştıktan sonra istifa ederek İstanbul'a döndü. Ortaokul yıllarında şiir yazmaya başladı. İlk şiiri Milliyet Sanat Dergisi'nde yayımlandı ve daha sonra Milliyet Yayınları'nın Genç Şairler Antolojisi'nde (1985) yer aldı. Bundan sonra şiirleri Edebiyat Dostları'nda yayımlandı (1988). Ocak 1991'de Ankara'da tek sayı çıkan Layka adlı dergiyi kurdu. Edebiyat ve Eleştiri (1993) ile Varoş (1994) dergilerinin kurucuları arasında bulundu, bu dergilere sürekli yazdı. Her iki derginin künyesinde ve şiirleri dışındaki ürünlerinde Sonay Yılmaz takma adını kullandı. İlk şiir kitabını 1989'da yayımladı. Kemal Sılay'ın An Antology of Turkish Literature (1996, Indiana University Turkish Studies and Turkish Ministry of Culture Joint Series-XV, Bloomington, Indiana) adlı eserinin biyografi bölümünün yazılmasında görev aldı. Kemal Sılay tarafından İngilizceye çevrilen, ilk kitabından üç şiir ve ikinci kitabından üç bölüm bu antolojide yayımlandı. Köz adlı kitabıyla 2001 Cemal Süreya Şiir Ödülü'nü aldı.

Şiir kitapları

Çalınmış Kuyuları Babil'in (1989)
İpteki Kareler (1995)
Köz (2000)
Kül (2001)
Kavis (2003)
 

 

Git
                                           Ataol Behramoğlu için

Git. En fazla hırçın kayalarda parçalanır teknen
kalbimdeki fener söner. Ah şairdir bütün fenerciler
Kaza süsü verilmiş bir intiharla içine çeker
fitilin ucundaki alevi, tedavülden kalkmış
bütün eski fenerler

Git. Biliyorum her aşk uzadıkça boğucudur
Alışkanlığın tene ağ attığı
bir açık deniz sayıklaması olunca sevişme
esriticidir sislerin ardından seslenen Sirenler

Peşinen kayalara oturacak biliyorsun teknen gitsen
gitmesen ölü bir balık olarak kıyıya vuracaksın


Dönüşsüz

En yalnız yanım bu. Tutku, gözlerinde kovaladığım gölge
her an daha acımasız batırıyor hançerini derinlere

Damla bir yağmurda boğulacak ellerim
kent bildik solumasında yine. Kalbim sesine pervane

Gözlerin iki dipsiz kuyu, en yalnız yanım bu
ipsiz kovalarla iniyorum gözlerine


Kırmızıyı mı

Kırmızıyı mı karanfile veriyorum, karanfili mi sana? Beyaz da
olmuştur oysa, pembe de sarı da sen de karanfil de. Alıyorum
karanfili. Satın alma duygusu satıyorum satıcıya. Karanfili
mi kırmızıya veriyorum? Yüzümü mü yüzündeki yangına


Ömür

Ömür andır dönülmez akışında zamanın. Ve çoğu
kez bir anın uzun gölgesinde kalandır. Dinle; kaç bağ
türküsü var tortusunda şarabın! Akıl unutsa da ten
saklar bir yerlerinde, eski dokunuşlardan kalma boşluğu


Duvar (Tarihsel Yay) VI

Şehrin. Çinkoda kan lekesi.

Geç kalmış bir hıdrellezi kutluyor öğrenciler. Sen alkışlıyorsun. Banyodan fırlamışsın saçların ıslak. Pencere açık ardına kadar. Kuzguni siyah saçların ıslak. Beyazıt'ta üşüyorsun bir başka gün.

Bir başka pencerenin ardındasın, camlarında bir devrin son ışıkları yanan. Saçların ıslak. Zebercet sarısı saçların ıslak-terden. Hummalı bir masayı yurt tutmuş tenin. Ellerin, ayakların lal. Havası kirli kentinin 1980 güzü başlarında. Camları kirli maviye sürgün.


Camları-
Dışarıyı göremiyorsun. Tayfun dinmiş olmalı dışında pencerenin. Saçların ıslak farkında değilsin. Rengini unuttuğun saçların ıslak. Açamıyorsun pencereyi... yorgunsun... kalkamıyorsun... kahırlısın. Kan pıhtı lahitlerden süzülüp frengili mazgallara aktı zaman. Ayak uçlarına basarak damlıyordu kan. Sızmıyor. Akmıyor. Sekizgen bir boşluğun içinde, ayak uçlarına basarak damlıyordu kan.

Önce vurdular serçesini yüreğinin, sonra astılar koynuna, sekiz sütuna manşet-sekizinci katına arş'ın. Sonra astılar koynuna, sekiz sütuna manşet lal günlerin.


Şehrin. Çinkoda kan lekesi.

Ne kadar kaçınılmaz da olsa, karşı olduğunu yazacak intihara ertesi günün gazeteleri. Nasılsa çoğu kimse bilmiyor henüz yaşanan her saniyeyi sorguladığını ölümün. Susuyorsa bir halk, daha da kötüsü...


Bütün deliller aleyhine. Yaşamın gizini toprağa saklamış öfkeni gömüyorum solgun ellerine. Avuçlarıma gömüyorum ellerini. Tepemizde yüzünü beyaz kâğıtlar gibi solduran ışıldaklar. Soğuk nefesi casus uydular gibi ihanetin, ensemizde.

İtiraf ediyorum, muhtacım, uçarı bir nisan yağmuruyla yeni yıkanmış bir çift göze-kinsiz. Son arzum budur, bildirilsin ölümsüzlere. Sonra atın yüreğimi önüne, Olymposlu akbabaların.


Dişi ette kalan kısmı çağırır, bitkiyi toprakta. Koşar elbet peşinden mimarlarının; toplu mezarlar, tecrit kampları, bok kuyuları.

Yüzleşir herkes, koynunda taşıdığı resimle. Gün gelir aynı suda yıkanır ölülerle diriler.