Halil Gökhan
Halil
Gökhan
 
2001-2005 © www.siirfeneri.net / Editör: İbrahim Baştuğ

Kıs[s]aca
“Musiki, her şeyden önce musiki'. Verlaine böyle başlıyordu 'Şiir Sanatı' şiirine. 'Fransızlar'da hâlâ âdettir, poetika üzerine yazmak, ama şiirle, yani musikiyle. Tanrısız olmama rağmen her zaman 'Tanrı'nın eli'ni buluyorum şiirin içinde. Kutsal ve Tanrısalın arasında büyük bir fark var elbette: İktidar. İktidara bulaşmış kutsallığın 'siyasi' suretine 'Tanrı' diyoruz. 'Laik', 'sivil', 'siyasi', 'popüler' şiir yoktur! Şiir yazma ve şiirsel davranışlar vardır. Dünyanın kozmik şifreleri onda gizlidir. Ve musiki bu şifrelerin gizinin bulunmasına alet olmuştur, hâlâ da olmaktadır.”

Halil Gökhan

17 Temmuz 1967'de Tarsus'ta doğdu.

İlk şiiri "Çocukluğumu Hatırlıyorum" ilkokul beşinci sınıfa giderken Dünya gazetesinde yayımlandı (1978). Lise döneminde Divan ve Halk Şiiri nazımlarında şiirler yazdı. Okul yarışmalarında birçok ödül kazandı. Yükseköğrenimi sırasında serbest vezne geçti. 80'lerin sonlarına doğru Fransızca şiirler yazmaya, Fransızcadan şiir ve şiir üzerine metinler çevirmeye başladı. Gerçeküstücülükle ilgilendi. Pierre Reverdy'nin L'Esprit adlı 107 aforizmalık metnini çevirdi. İlk Fransızca şiirleri 1991 yılında Paris'te yayımlanan Java'nın "Fluxus" özel sayısında Serge Safran'ın sunuşuyla yayımlandı. Bu yıldan sonra Türkçe şiir yazmaya başladı.

1994'te Yaşar Nabi Nayır Şiir Gençlik Ödülü'nde şiirleri Derya Çolpan ile birlikte "Dikkate Değer" bulundu. Şiirleri birçok dergide yer aldı. Pierre Reverdy, Blaise Cendrars, Jean Orizet, Andre Velter, Lorand Gaspar, Salah Stetie'den yaptığı çeviriler kitaplaştı. Eluard'dan Günümüze Fransız Şiiri ve Nerval'den Günümüze Modern Fransız Şiiri başlıklı iki antoloji hazırladı. "Şiirin Öteki Sözlüğü"nü hâlâ yazıyor. Şiirlerini henüz bir kitapta toplamadı.

 

 

 

Fırıncının Makası

Gülerken dudakları çatlıyor.
Soğuk hava gibi gülüyor da ondan.
Kapılar açılmamış ama geçmişti o.
Zildeki isimden girdi içeri.
İsim onu tanıdı.
Zile dokunan parmağından…
Başka yöne bakıyordu dikiz camı.
Kaçıncı kata çıktığını bilmiyor,
çünkü kum üstünde yürür gibi inanıyor verilen adrese.
Bir şey taşıyor. Ne taşıdığını bilmemenin
hafifliğiyle dolu bu şeyin oluşturduğu hacimde bir suç barınıyor.
Bu suçun ortaklığı mutlak yalnızlık.

Deniz de yardım etti. Deniz ne açabilirse önüne…
Kum talaşı, balıkların gölgesi, sandalların kalbi,
iskele ve kanıtlanmış fakirlik.
Denizin belgesi, her sabah ufka doğru yuvarlanan cisimlerin silueti.
Avlanan adamlar. Yoketme isteği, yoketme içgüdüsünden önce öldü…
Saldırın, diyemiyor çünkü gülerken dudakları çatlıyor.
Yokederken gülmek ne acı…
Surat asabilseydi soğuk havada elbette daha becerikli sayardı kendini…
Yapabildiği sadece bir makasa iki parmağını geçirmek
ve suyu kesmenin soğuk mimarisi…

Üst kattan fırına inerken dudakları çatlıyor.
Onu kimse görmedi, çünkü bir kumda yürür gibi
inandı ekmeksizliğe. Açlar yalancıdır.
Bütün müşteriler ya toktur ya yarı doymuştur ya da göz oburudur.
Bütün fırıncılar misafir, müşteriler makasın gerçek sahipleri…

Su akıyor bir pencereden, kumlar odanın içinde, gülmek önemli bir suç.


Leçons de vie 2

Bir kapının ardında duruyorsun. Kapı açılıyor. Yoksun.

Kapı körlere açılıyor. Denizcilere, güneşi görmemişlere, yaşını unutanlara. Durmak dediğin şey kapının kendi kendine açılması. Kapının arkasında duruyorsun. Kapı sana açılıyor. Yoksun.

Kör tablolar basmış evi, su yerine. Vazolar ortalığı toplamış. Senin yerine mutfak gidiyor çocukluğunu karşılamaya. Çocukluğunu buldun ya ona yemek pişiriyorsun. Dizinde yatıracaksın ama dizini bulamıyorsun. Yerinde bir yastık duruyor. Sen yürüdükçe kırılıyor başının kumaşta bıraktığı izler. Çocuk uyuyor ama uyanamayacak. Sabahın kalmamış ona verecek. Yüzün daha da eskimiş, ki arasından bir mavi balon seçip ona verecektin:

"Al bunu, bayram harçlığı yaparsın; benimle gizlice buluşmaya geldiğin için veriyorum bunu sana; beni hatırladıkça balonun ipini biraz daha kısaltırsın… mavilik yaklaşır yüzüne… yüzünün rengi olur… geçmişimden sakladım bu buluşmayı, çünkü rahatsız etmek istemedim belleğimdeki diğer çocuklukları; hepsi de farklı şeyler… bir kimsenin ne kadar çocukluğu varsa o kadar üzülür; acı çeker. Birdenbire "kaç kişiyiz" diye sordun mu içindeki kalabalığa… ama onlar bu soruyla ilgilenmemişlerdir bile… sesini duyunca sana çevirecek başları yoktur. Mavi balonu uçur ruhun daraldıkça; ipini kısaltmayı unutma hatırladıktan sonra beni."

Kapı açılıyor. Seni görmüyorum. Karşıdaki duvarda ailemizin sıva içine karıştırılmış soykütüğü duruyor. Oda berbat… boya gerekiyor. Yeniden boyamak için kollarımı sıvıyorum ve dirseğimde dokunuşunla karşılaşıyorum. Geç kalmış bir temas. Daha önce gelebilirdin.
Çocukluk çok kötü bir mevsimdir.

Başkalarının aşklarını anlamak için buradan başka bir yere gitmek gerekiyor.


Zamanı

ya gelmeli ya çıkmalı bir yerlerden
gideceğim hiçbir yolda mesafe yok
sabahları ağaç gövdelerine kazınmış görünce gölgemi diyorum: zamanı

geç kaldık ama galiba geceleri dolaşınca bulunan bir şehre gidecektik
hepimiz bir menzil sohbetine aldanıyor ama konuşmuyorduk
kervanlarımız yollarımızdan çıkarılmıştı; demiştim ki bunun üzerine: zamanı

her yerde tıkanmış bir kalabalığın izi var
uğramadığı kıyıların yalnızlıklarından oluşan
bir liman geçtiyse az önce anlaşıldı: kalabalık zamanı

taş üstünde kaya, gönül üstünde göz; ama gök yırtılmamış anıtlardan, kitaplardan, tabletlerden herkesin yazısı öylesine
geçmiş geçiş yerlerinde sadece sıfatları yurt tutmuşlar; ama bilmezlerdi kimin,
neyin
zamanı

gökyüzü bir ev hastalığı geçirdi; sıkıntı, bir buyruk sandı kendini, bir
yanlış anlaşılma
yemek salonları bir kara treni arzuladı
yokuş bir ten istedi kimsenin ezmediği, bekleyenin kalmadı zamanı

bir şey söylemek isteyince konuşur
bir şey anlatmak isteyince susardı; yürüdü gitti, kulakların bir sözlükte,
dilin bir gözde oturduğunu anladığı gün; alıp yanına, kalan zamanı
..................
şimdi bir ev var bütün yüreklerin olduğu yerde
herkes mutluluğu gençken istedi, mutsuzluğu
ve ruhunu sattı kırılmak yerine; ayrılık bu yüzden ölmek
zaman