
|
Kıs[s]aca Adnan Özer 1957 yılında Tekirdağ'ın Gazioğlu köyünde doğdu. İlk
ve ortaöğrenimini Silivri ve Batman'da, yükseköğrenimini İÜ İletişim
Fakültesi'nde tamamladı (1999). Yeni Türkü, Üç Çiçek başta olmak üzere
birçok yayınevi kurdu; Gendaş Kültür'ün kurulması için önayak oldu ve
editörlüğünü yapıyor. Nokta dergisinde çalıştı. Arkadaşlarıyla
birlikte Üç Çiçek, Fanatik ve Düşler başta olmak
üzere birçok dergi çıkardı. E dergisinde genel yayın yönetmenliği
yaptı. İstanbul'da yaşıyor. Şiir kitapları |
| Ateşli Kaval (1981) |
| Çıngırağın Ölümü (1983) |
| Rüzgâr Durdurma Takvimi (1985) |
| Zaman Haritası (1991) |
| Seçme Şiirler (1994) |
| Veda Şiirleri (1999) |
Çıngırağın Ölümü 1
bir
sesevinde doğdum
inanırım çanların ölümüne
fırtına dinince kıyacağım kendime
sen
çizince ben oldum
inanırım kumlu ellerine
sen yitince kıyacağım kendime
bakır
damlasından soğudum
inanırım zehirli yüreğine
şart olsun kıyacağım kendime
Çıngırağın Ölümü 2
I
zaman batıyor Margarita
su doluyor saatlara
bir kurtçuk geçiyor
beynimdeki kumdan
ses
göçüyor Margarita
çanlar ölüyor sesevlerinde
dili kurtlanıp çürüyor
ölüm giriyor yalnız
açık kapıdan
II
ses ölünce
kimse kimseyi çağıramaz
ikimizin gizli sevdası
bir incinin yüreğinde
bulunmaz
zaman
yanınca
ölüm de bırakır arkadan vurmayı
gelip evlerimize yerleşir
giyer geceliklerimizi
kan kabuklu bedenine
yataklarımızda yatar
herkes
göçünce
ölüm yalnızlığını yaşar
son kez duy tenimi
ve kokla beni
ben yitince
belki yeni bir tufan kopar
Çıngırağın Ölümü 3
adımlarım
bir yere götürmüyor artık beni
çiziyorum kıl üstüne
küçük çıngırağın ayak izlerini
gözlerim
sönüyorlar bir bahçede
katran güle sarılıyor
uzun uzun öpüşüyorlar
birleşiyor
cennet ve cehennem
tanıyarak bedenlerini
dil ve damak gibi
adımlarım
bir yere götürmüyor artık beni
yağmur saralı bir dilenci
devriliyor ardımsıra
yürüdüğüm her sokak
duvarlaştırıyor kendini
ellerim
eriyorlar bir bahçede
kopuyor küpelerin halkası
kemerlerin tokası
yalnızlık delik ağlarıyla
avlanıyor içimi
adımlarım
bir yere götürmüyor artık beni
küçük bir çıngırağım
çalıyorum kendi kendimi
Islas
Comores
Ücra
yerlerimden biri de güneş.
Bir adalar haritasında gördüm kalbimi;
akmıyordu -Allahım-, sadece tayf ve merdiven
yeterdi anlatmaya çıkamayacağımı
hayal gücümün dizgelerinden.
Karanlığa yürümüşüm: kuru kalabalığa,
ah yüzü sulara dönük zavallı durgun ben
ayak bile basmamışım henüz kalbimin adasına.
Adalara!
umutsuz bir kuşatmada
yiğitlik sınamaya!
Güneşe varıncaya hep düş!
Düşlerimiz olacak bize kumanya!
Kazı
Biz
güz sevdalıları
izleri
peşindeyiz nice...
eski
bir aşk masalının.
Gülün
işvesinden bir tutam
tozlar
arasında..
bülbülün
dileğinden bir telek
kurumuş
dalda...
buluruz
diye.
Bütün
bir öğleden sonra seni bekledim Nymphea,
minare tuğlalarının yer ile göğü diktiği parkta.
Nil çiçeğinin çividi rengini almasını seyrettim/ bulutların.
Siperlerini terkedişini gördüm yaz ordularının,
başaşağı sarkıtılmış bir ölünün saçlarından
küskün bayraklarıyla.
(Zaman
yeni bir güze hazırlıyordu gergin ekim toprağını.
Yukarda, yağmur ısıtıyordu trampetini.
Su çekmiş süngerleri andıran bulutlar kıblelerine alıyorlardı
serin bir limon gibi körleşen güneşi.)
Sabah
sisinin yatalak hastalığı ikindiye ulaştı.
Uzak ağıllara götürdü
çoban yıldızı sürüsünü,
torbasında peynir, soğan ve ekşi hamur kokusu.
(Saldıracak
hayvanlar gibi soluyordu rüzgâr.
Islak somağını sürtüyordu ağaçlara.
Atkestaneleri intihar boşluğuna atlıyorlardı.
Güneşi dileniyordu tahtaboşlar, oluk kiremitleri.
Su haznelerini genişletiyordu asma yaprağı
ağırlamak için uzak bir güneşe
secde eden damlaları, o çıplak ırmak dervişlerini.)
Seyrek
sakalıyla yağmur, eğilip vakti sordu:
- Vakit tamam!
Ve şen trampetçi boşalttı vuruşlarını.
Yakaran bir el gibi duruldu rüzgâr.
Koştum -sırtımda yağmurlu bir orman-
bakışlarının gri gölcükler gibi
gezindiği parka.
Döküldü dudağımdan, tuzun minnet dolu akışıyla
şükür duaları.
Adında
ağrıyan gümüşle sevdim seni Nymphea,
rüzgârın kumda hecelediği sözcük
ve buğdayın ıslığıyla.
Elveda,
karaladık aşkımızı pamuğun suçuyla.
Elveda,
merhaba ve elveda arasında
hayatımızın gömülmemiş çocuğuyla.
Elveda,
nil çiçeğinin yitik akrabası,
yüksük topuklu Nymphea!
Makedon
Güzelini Arayan Çingene
Anız
yangınları sıçramıştı
yaban güllerine
başakçılara
sordum
sordum sordum sordum
tirşe
gözyaşları düşüyordu
cam göbeği göğsüme
göcen
avcılarına sordum
sordum sordum sordum
sazlı
çatakta dolandım
yeşil yareler içinde
taraşçılara
sordum
sordum sordum sordum
yar
seni sordum
onbaşılar kollarımı bağlıyordu
uzakta
taliga yollarından
Tekirdağ'ın hanları yanıyordu
bohcacılara
sordum
yemen illerinden ipeklilere
şam boncuklarına
yar
seni sordum
sordum sordum sordum durdum
Medresede
İsyan
I
Düşlerimi
'şerre' yoruyor bir deli kadın
korkuluğumu kaçırttı kargalar
dönecek bir evim yok
uzaklara atıyorum şapkamı
yüreğimi
'hayra' yoruyor bir deli kadın
besmele kokuyor şiirim
duadır onlar sakalsız gençler için
- kim öpecek onları?
seladır onlar kusurlu kızlar için
- kim sevecek onları?
II
'Kainat'
bölündüğünde ordaydım
bir soluk yaprak düştü payıma
arşa çıktım boynumun kuru dalından
deniz zambakları ektim gökbiryana
silin
beni bu yaşamdan
silin silebilirseniz
ben
katran, eski hint boyası
budak reçinesi
şair ve alçak
'Beşer'
bölündüğünde ordaydım
hasta çocuklar düştü payıma
göğsümden indim öksüz düğünlerine
erikler kuruttum göbeğimin karışında
kılın
beni bir rekâtta
kılın kılabilirseniz
ben
şeytan ortağı
hasırcı bıçağı
şair ve alçak