
|
Kıs[s]aca “Şiirin kendi dilinden başka bir dile, başka bir ifade biçimine ihtiyacı yoktur. Tanımı da, varoluş sebebi de kendi içindedir. Şairin derdini, meselesini, neyi koymak ya da neyi silmek istediğini şiirlerinden çıkarmak gerekir. Kendimden örnek verecek olursam, poetik belirleme ya da ipuçları anlamında "Üç Şiir Daha Yazarsam" ya da "Mermer Öğütmek" başlıklı şiirlerimi, yazdığım onca yazıya değişmem.” Abdülkadir Budak 23 Nisan 1952'de Sivas'ın Hafik ilçesinde doğdu. İlkokula Ankara'da başladı. Sincan Lisesi'ni bitirdi. Yükseköğrenimini yapamadan hayata atılmak durumunda kaldı. Uzun süre çalıştığı devlet memurluğundan kendi isteğiyle emekliye ayrılarak Ankara'ya yerleşti (1994 ). Türk Hava Kurumu bünyesinde faaliyet gösteren Türkkuşu Genel Müdürlüğü'nde sözleşmeli olarak çalışıyor. İlk şiiri Mayıs 1970 tarihli Defne dergisinde çıktı. Görevi gereği Kayseri'de bulunduğu sıralarda şair arkadaşlarıyla Ozanca ve Hakimiyet Sanat dergilerini çıkardı. Ankara'ya yerleştikten sonra Türkân Yeşilyurt ile Şiir Odası'nı (on iki sayı) çıkardı (2000). Şiirlerini ve şiire ilişkin yazılarını Varlık, Yazko Edebiyat, Adam Sanat başta olmak üzere çeşitli dergilerde yayımladı. Yazılarını Ayna Sandım Şiiri (1997) adıyla yayımladı. Bir Gül Çocuk adlı kitabıyla 1982 Türk Dil Kurumu, İmzası Gül ile 1994 C. A. Kansu ve O. M. Arıburnu ödüllerini, Aşk Beni Geçer ile de 1998 Halil Kocagöz Şiir Ödülü'nü aldı. Şiirleri çeşitli yabancı dillere çevrildi. Şiir kitapları |
| Geçti İlkyaz Denemesi (1978) |
| Şimdi Yaz (1980) |
| Gömleğim Leylâ Desenli (1981) |
| Bir Gül Çocuk (çocuklara 1981) |
| Sevdanın Son Kerem'i (1985) |
| İmzası Gül (1993) |
| Yanlış Anka Destanı (1994) |
| Aşk Beni Geçer (1997) |
| Kuşların Alfabesi (çocuklara 1997) |
| Endişeli Fesleğen (1999) |
| Ahşap Anahtar (2000) |
| Ev Zamanı (2002) |
| Sana Bakmak (2004) |
| İşaretler (Kendi Seçtikleri, 2006) |
İmzası Gül
İmgeydi gül,
kan sızdıran yerinde
Bahçıvan ekmeği bahçe düşleri
Uzun yol sürücüsü, otel kâtibi
Kıskançlığın alfabesi örneğin
Sözgelimi bir cinayet nedeni
İmgeydi gül
derin avcı izinde
Ezilmiş ceylan bakışı imgesi
İmgeydi gül, elyazması kitaptı
Sığ okumaların göremediği
Gül imgesi sırı dökülmüş ayna
Nasıl göstersindi inceliğini?
İmgeydi gül,
yani hekim çantası
Bir ecza dükkânı yaralarına
Büyümeyi öğretirken sudaki halkalara
İmgeydi gül, bileğine çiviydi
Göndermeydi çarmıhtaki İsa'ya
İmgeydi gül,
yenik zafer gününde
Özenle büyütülen sevişme vakitleri
Diyorum ki karbonuydu kimliğin
Ceketinin cebindeki bir gözyaşı mendili
İmzası gül,
bir hançere oyulmuş
Kanayan bir kalbin üzerindeki
Yazmıyorum ölüyorum diyerek
Güllerle örtüyor bir şair cesedini
Mermer
Öğütmek
Sözcüklere can ver Tanrım! Bak işine karıştım
Çöple
selamı kestim, altın tozuyla
İkindi lambasıyım, ne ışıtırsam
Şiir: Leoparın derisinde kuş resmi
Olarak duruyor, artık yazmasam
Deri
değiştirme tarihi geçmiş bir yılan
Yazarken dikkatimi çekiyor hep nedense
Benden önce nasıl düşer ayışığı kuyuya?
Hem mermer hem değirmen olunan yerde
İnsan
ölümden önce aşka yenilir
Yenilir şair dediğin yazdıklarına
Kul olmayı reddeder, Tanrılığa soyunur
Sözcüklerden oluşan çöplüğün ortasında
Bardakta
mavisini yitiren deniz suyu
Halinde içiyorum tuzlu kendimi
İrkildim! İrkilirim yazmadığım zamanlar
Kuş dediğin leoparın kendisi
Ah!
Kendimden çıkan sonuç olarak
Şiir, insan ruhunun çölüne yağmur
Üslubuyla konuşmaktır diyorum
Bir şiire başlıyorum ve yağmur
Dizeler halinde çiseliyorum
Nil
Nehrine Dökülüyor Afrika
Kendime bakıyorken
bir tanım buluyorum
Nil'in yeri büyüktür elbette Afrika'dan
Bu buluş bana ait diye seviniyorum
Oh savaş bitti derken - bana böylesi yakışır -
Rastlıyorum adıma bir kılıç anısında
Yine beni buluyor acemi fotoğrafçı
Gövdemi çekiyor yalnız, ruhum kare dışında
Bayram günü
alınmıştı, bisikletim benimle
Eziliyor bir kamyonun altında
Ülkelerin birinde karanfil düşüyor birden
Bir otel yakılıyor, tel kopuyor kemanda
Kendime bakıyorum,
korku dağıtan ıslık
Yalnızlığı suya vuran nilüferler boyunca
Şehrim bana kirli bir yer oluyor
Nil nehriyle yıkanırken Afrika
Kendime bakıyorum
ceylan içeriğinde
Söylemek bile fazla, avcının odasında
Şehrim bana daha uzak oluyor
Nil nehriyle buluşurken Afrika
Nasıl geçsin
Kızılırmak oradan
Ülkemin bir yerinde yırtılmışken harita
O bilinen nedenle sabunlar yetersiz kalır
Nil'e rağmen kirlenmişse Afrika
Sevdanın
Son Kerem'i
Yanlış düşler
içinde dalgın dalgın yürüyen
Başını çarpıp kanatan ara sıra gerçeğe
İkide bir karıştıran ağaçta
Bir dal mı olduğunu yoksa yaprak mı
Yoksamaya çalışan alaycı bir ormanı
Sensin toz kumaşlı giysiyi seven
İnce bir uğultunun küçük kardeşi
Sevdanın son Kerem'ine benzeyen
Seni bir yerlerden
ısırıyor gözleri
Antika eşya gibisin aşkın sergi salonunda
Görkemli gösterilerin yapay oyuncuları
Tükürük üretmeye alışkın ağızlarca
Bilgiç laflar ediyorlar karşında
Konuşsun susmayı beceremeyen
Sen dinle üstünü kül örtmüş ateş
Sevdanın son Kerem'ine benzeyen
Eskimiş öykülerde
kimlik arıyor değilim
Yazıyorum acıyla, yanlış yorumluyorlar
Yaralı hayvan gibi soluyup, iç çekerek
Pazarlığa giriştiğini söylüyorum aşkların
Geçmişi özlediğimi sanıp aldanıyorlar
Anımsat onlara n'olur gömleğimin deseni
Yazdığımın aynası, ikiz kardeşim benim
Göster yaz sıcağında üşüyen yüreğimi
Üstüme yorgan
getir, koklamaya bir çiçek
Otur şöyle yanıma duygularıma benzeyen
Yenik düşmüş gibiyim aşkın tartışmasında
Yeniden onar beni ve beni haklı çıkar
Taşlanmayı göze alan antika
Süte su katanları kargışlama işini
Unutursam anımsat, dalgın bir adamım ben
Ey yüksek yapıların alçak gönüllü temeli
Sevdanın son Kerem'ine benzeyen
Üç
Şiir Daha Yazarsam
Üç lambam daha
olacak üç karanlığım
Üç konuşma vakti
Üç defa susacağım
Üç uzman çarşıdan
acemi alışveriş
Fırat'a akmayı öğrenmek gibi
Üç şiir: Derindeki yüzeyi...
Mezar başında
yapılan yaşamak konuşması
Üç öbek nilüfer üç kirli havuz
Kanat yanılsaması
Üç şiir; tamam!
Üç sanık sandalyesi
Ve üç yargıçsam...