On Yıl Önce, On Yıl Sonra: 1992

İBRAHİM BAŞTUĞ

Geçmişe bakarken, durduğum yer doğal olarak şimdidir. An olarak, gün olarak şimdi: Ekim 2001. Ama bu yazı daha baştan, geçmişe bakma durağımı 1992 olarak belirliyor. İlk ayrımına vardığım bu: Sana, tarihini yaz diyorlar, ama 1992'de durarak. Neredeyse on yıl öncede durarak... Ben ise şöyle anlıyorum; ayaklarımı 1992'ye basacak ve zihnimi boşluğa bir sarkaç gibi bırakacağım. Ve zamanın ikiz kardeşi mekân olduğuna göre, bu bir Ankara yazısı/anımsaması olacak.

Şu bir gerçek ki toplumsal yaşamın 12 Eylül 1980'le birlikte değişen kuralları bu toplumun bireyi olarak, benim zihnimde de taşıyabileceğimden büyük bir gerilim yarattı. Toplumsal dekor akıl almaz biçimde ve hızda değişmişti. Topluma garip bir paranoya başarılı biçimde enjekte edilmiş; neredeyse üniformalılar dışında herkese "vatan haini" gözüyle bakılıyordu. Topluma adeta deli gömleği giydirilmişti. O günlerde yaşadığım travmayı anlatamam. Şöyle yazmışım: "Anıların kara güncesi mi alışkanlıklar? Yaşam, alışmalarda unutulmuş çok direkli sarnıcı mı ölümün? Yüksek dağ başlarına gömüp ölülerini ve öfkesini kendine kapandı şehir. İçten bir sürgü daha ekleyip kapılarına, perdeleri indirdi ve ağıtların kazanını koydu ocağa."

Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Musa Anter, Turan Dursun... 1990'lara gelindiğinde "gizli bir el" tarafından peşi peşine katledildiler. Vahşice katledildiler. Öldürme eyleminin kendisi kadar biçimi de iğrendirici, korku salıcıydı. Toplumda kalan son düşünce kırıntıları da bu seri cinayetlerle kusturulmak isteniyordu sanki. On yıldır deli gömleğinde debelenen toplum, yönünü iyice yitiriyordu.

Şimdi Ekim 2001; memleketin parlamentosunu dolduran 550 vekil, 21 yıl önce askerin oldubittiye getirdiği hukuk ucubesi anayasayı "utana sıkıla" nasıl makyajlayacağını tartışıyor... Ve böyle bir ülkede yaşayan aydınlar, sanatçılar ya cayır cayır yakılır, ya sokaklarda vahşice katledilir ya da deliden sayılır. Zira birazcık düşünebilen, bu cadı kazanından kaçmak istiyor. Yurttaşa rağmen bildiğini okuyan bir yönetim, yurttaşsız kalmayı hak ediyor. Çok merak ediyorum, son yirmi yıldır kurulup kaldırılan seçim sandıklarında kim kimi kandırıyor? Ahlaksızlık yalnızca yönetenlerde değilmiş gibime geliyor! Çok ciddi toplumsal hastalıklar edindik sanırım.

Ailemin Sivas'ın bir köyünden kalkıp İstanbul'a geldiği tarih 1973. Köyde geçen dokuz yılı pastoral bir kır tablosu sayalım. Ben doğmadan üç yıl önce bir ihtilalle asker ülke yönetimine el koymuş. (Yıllar sonra, "Milli Şef" İsmet İnönü'nün Demokrat Partilileri komünistlikle suçlamış olduğunu öğrendiğimde çok şaşıracağım. Bu komünizm ne mene bir şeyse!) Ülkenin başbakanı ipe çekilmiş. Ben on yaşına basmadan bir ihtilal daha olmuş, ülkede muhalefet adına ne varsa sindirilmiş, bu sefer gencecik üniversite öğrencileri ipe çekilmiş. Tam bir şeylerin farkına varacak yaşa geliyorum derken yeni bir ihtilal... Haklı haksız iyice birbirine karışmış, ortalık toz duman, en basit sosyal haklar bile alınmış insanların elinden. İnsanlar gölgelerinden korkar olmuş. Memlekette yönetsel ahlaksızlık o denli ileri gitmiş ki ihtilaller bile on yıllık periyodunu şaşmış. Dördüncü ihtilal gelmiyor bir türlü... Bir garip aymazlık hüküm sürüyor memlekette. Zira bir ülke düşünün, başbakanı çıkıp televizyona, bir başka ülkede öldürülecek insanların cesedi üzerinden kazanacağı parayı salya sümük, ballandıra ballandıra anlatıyor: "Bir koyup beş alacağız."

Hal böyle olunca benim kişisel/duygusal tarihimin ana figürü de dişlerinin arasında kendi cesediyle dolaşan, kendi sesinin ne anlama geldiğini sınayacak bir mihengi hiçbir zaman bulamamış bir zavallı oluyor. Evde, okulda, kışlada sürekli potansiyel suçlu, vatan haini, anarşist gözüyle bakılmış bir zavallı... Hiç değilse "12 Eylül öncesine dönmek isteyen, kökü dışarıda mihraklar"ın kuklası; kişiliksiz, kimliksiz, benliksiz, vatansız, toplumsuz... İşte bu benim gençliğim.
Öyleyse 1992'deyim. Ankara'ya geleli on yıl olmuş. 28 yaşına girmişim. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde edebiyat okumak için Ankara'ya ayak basan 18 yaşındaki delikanlıyla aramda biriken günlerin toplamı on yıla ulaşmış. Acılar, sevinçler, sevgililer, vefalı dostlar, vefasızlıklar... Gözaltında "intihar eden", copla tecavüze uğrayan arkadaşlar. Gereğinden uzun süren üniversite nihayet biteli bir yıl olmuş. Önemli kararlar almışım. Atandığım halde öğretmen olmamışım. Ankara'da tutunmamı sağlayacak bir memuriyete başlamışım. Evlenmişim.

Memuriyete başlamam (altı ay süren "Güvenlik Soruşturması"ndan sonra), günübirlik işlerden kurtulmak demek: Ansiklopedi, tas tencere pazarlamacılığı, anketörlük, tiyatrolarda figüran oyunculuk, yazları sahil kasabalarında garsonluk, tezgâhtarlık, işportacılık, kokoreççilik, inşaatlarda harç karma, badanacılık, duvar kâğıtçılığı... liste çok kabarık. Uzun yoksulluktan yeni çıkmış -zihnen çıktığı söylenemez ya- birinin memuriyete başladığı ay eline geçen para, bir de yolluk almışsa ne büyükmüş meğer! Göreve ay ortasında başladığın için bordroya yetişememişsin, böylece çalıştığın yarım ayla çalışacağın ayın maaşı aynı bordroda işlem görmüş, inanılır gibi değil! "Ne çok para" diyorsun, "bu ne çok para". Bir de öğlen yemeğini devletin vermesine inanamamıştım. O devlet ki oldubittiye getirip "Eğitime Katkı Payı" alıyor... O öğrenci ki Bahçelievler'de oturduğu bodrum katından Dil-Tarih'e çoğu zaman yürüyerek geliyor, okulda öğlen yemeği için fiş bulamamışsa bütün günü aç geçiriyor... Akşama Allah kerim...

Sincan, Bahçelievler, Gazi Mahallesi, Batıkent, İçcebeci, Sokollu, Dikmen, Örnek Mahallesi, Çinçin... Uzun ve yoksul bir öğrenciliğin yoksun adresleri. Arada konukluklar; "buzul sofalarında kapı aralarında" sıkışıp kalınan "konukluk"lar... Sürekli bir iş çok şeyi belirliyor. En azından, 1992'de memuriyete başlamasam evlilik kararında bu kadar cesur olamazdım sanırım. Önceki on yılda değiştirdiğim kadar ev de değiştirmemişim, 1998'de İstanbul'a dönüşüme kadarki altı yılda. Eryaman, Sincan ve Türkiş Blokları. Üç ev; o da ev sahipleri evlerine taşınmak istediğinden. Eskiden olduğu gibi biriken kirayı ödeyemediğin için apar topar kaybolma gereğinden değil!
Ankara, otuz yedi yıllık yaşantımın en kalın çizgisi.

Eski fotoğraflarda tortulanan zaman tozu genzi yaksa da, arada karıştırmalı onları.

Şu fotoğraftaki işçi Dil-Tarih'te okuyan bir kızı seviyordu. Bir süre birlikte oldular, okulun bitmesine yakın, kız terk etti onu. İşçi, kabul edemedi bu ayrılışı. Kim bilir belki Kurtuluş Parkı'ndaki bir tartışmanın ardından attı kendini tren istasyonunun yanındaki ağaçların arasına. Dil-Tarih'e miydi hıncı, değişen değerlere mi, sevgiliye mi? Kafasını ve kalbini hapseden cendere anbean daralıyor, küçülüyor, sıkışıyordu. "Hızla silikleşiyordu" değerler 1980'in Eylül ortasından beri. Önceden hiç önemli değildi diplomalar, sıfatlar! "Devrim" her şeyin üstündeydi. "Okumak" diploma anlamına gelmezdi, sevgili önce "yoldaş"tı. Aynı gün ikinci kez karşılaştığımızda işçi, hırsına yenik düşmüştü çoktan... Hıncını yöneltecek bir kendi bedenini bulmuştu, her şeyin hızla eridiği dünyasında. Tren raylarının yanında, elini ağaca dayayıp bir parmağını kesivermişti. Sevgiliyi caydırmak içindi demeye dilim varmıyor ama caydıramadı da zaten, umurunda bile olmadı kızın! O işçi benim badanacılığı ve duvar kağıdı döşemeyi öğrendiğim ustaydı.

Ona anlatamadım bir türlü; okulu bitirmek üzere olan kızları bir telaştır alıyordu. Partnerler aniden değişiyor, yıllarca sürmüş flörtler bir günde bitiveriyor, Ankara terk edilmeden yeni biriyle nişanlar takılıyor, çok geçmeden evleniliyordu. Aynı grupta yıllarca iki sevgiliye de arkadaş olmuş üçüncü şahıslar koca adayı oluveriyordu. O işçiyle Gazi Mahallesi'ndeki evi paylaşmıştık ve marşlar söylerdik nemli bodrumdaki odamızda, güneş uğursuz biçimde eritiyordu dışarıda "çinkoya düşmüş bir kan lekesi" gibi kuruyan sokakları. Bir de şu vardı: "Küçelere su serpmişem/ Yar gelende toz olmasın"

Kokoreç işini beceremeyeceğiz; akı gerçekten de "bokunu" kurtarmıyor. Odunkömüründe yanan yağdan üzerimize sinen koku da cabası. Ankara'nın bozkır soğuğu bindirmeye başladı iyiden. Ortağımın karısının karnı burnunda, yeğen geldi gelecek... Yenimahalle'deki bir türlü ısıtamadığımız çatı katında çekildi bu fotoğraf. Odunu kiloyla, sayıyla alabiliyoruz. Çaresiziz, çaresiziz, çare... Geliyor yeğen, kış mış dinlemiyor. Hem nereden bilsin dışarının koşullarını. Çare de geliyor; ev dağıtılacak, anneanne kol kanat gerecek torununa. Ben başka bir fotoğrafa misafir yine.

Ben bir kez daha yeniliyorum. Okulu benim gibi sürüncemede bırakmayıp öğretmenliğe başlamış arkadaşlarımdan birinden gelen hatırı sayılır parayı Ankara'nın soğuk yılbaşı haftalarından birinde kartpostal işinde batırmışım. "Ankara'da Kızılay Meydanı'nda bir kemiklerine kadar üşür insan, bir de polisten dayak yer" fikri sabiti böylece belleğimde yer ediyor.

Yahu hiç güldüğüm fotoğraf yok mu benim? Ha işte, buraya düşmüş... Bir arkadaşımla balık yapmışız. Balık da balık hani! Tavasını yapmış arkadaşım, adını nereden anımsayayım, iri bir balık, lezzeti müthiş, tadı hâlâ damağımda. Balığı da o almıştı zaten, rakı da olsa iyi olurdu kuşkusuz, çay vardı ya... Bu fotoğraf Çinçin'deki gecekonduda çekilmiş. Tavandaki lambadan aldığım elektrikle yalnızca tek rezistansını çalıştırmaya cesaret ettiğim ısıtıcıyı yüz hizama koyup (yüz felci olmayayım diye), yatağa parkayla girdiğim ev. Balık yediğimiz gece iyi ayaz yapmıştı Ankara, sabah çay yapmak üzere demliğe uzandığımda gördüm ki donmuş akşamdan kalan çay artığı.

Bir ev var ki orada hiç fotoğraf çektirmedim. O evde hep yemek yedim. Hiç doymadım. Hiç doymadığımı evin annesinin de bildiğini ve bir şey yapamadığı için nasıl üzüldüğünü yıllar sonra dinledim kendisinden. Ankara'daki 16 yıl tozlu çekmecelerde yerini almıştı çoktan. Altı yıllık memuriyet sıkıntısı da noktalanmış, kravat çözülmüş, İstanbul'a dönülmüştü. Ruhumuzun tozunu aldık, o Amerika'ya kaptırdığı oğlunu benim yüzümde sevdi ağladı, ben içimde kaybolan çocuğu arayıp... Rakıyı böyle zamanlarda seviyorum nedense.
Yok yok, iyi ki çok fotoğraf çektirmemişim. Bellek olmadık bir çağrışımla anımsasa da gözün çektiği eski fotoğrafları, şok etkisi yaratmıyor. Tasnif ediyor en azından, anlaşılması güç bir savunma mekanizması var vücudun yaşamdan ve pozitif düşünceden yana. Yoksa daha 22'sinde intiharı denemiş biri yaşama nasıl dört elle sarılır?

Gariptir, bunca yoksulluk, yoksunluk yansımadı şiirime. Albayların bizim kuşağın üzerine serptiği ölü toprağının bungunluğu hâlâ boğazımda bir düğümdür. Yirmili yaşlarda başladığım, uzunca bölümünü dergilerde yayımladığım o 12 Eylül'le hesaplaşma şiirini, "Kavis"i bitiremedim, kırka merdiven dayadığım halde. Dört kitap yayımladım, "Kavis"ten tek dizeyi dahil edemedim dördüne de. En çulsuz günlerimde dergiler çıkardım tek sayı da olsa. Hüngür hüngür ağlayarak söyledim marşları, tek dizem marş olsun istemedim. İçimdeki devrimi, kendimle hesabımı daha çok önemsedim ve devrimin yalnızca iktidar mücadelesi demek olmadığını erken gördüm sanırım. Marşlar dualarımızdı, bense dualardan medet ummanın faydası olmadığını en acı deneyimlerle öğrenmiştim.

Şunu biliyordum: Vasat, sorusuz bir yaşam, karnımın doyacağı, aile desteğiyle kör topal bir yaşam her an mümkün! Sorum şuydu: Bunu istiyor muyum? Yanıtım ise daha 22 yaşında yazdığım şiirde; "Hey intiharına kaza süsü veren kaptan/ her ölüm kendine ilktir. Her unutuş/ kendine ihaneti belleğin. Her unutuluş/ yüreğin ömrüne ihaneti".

Mart 1992'de Edebiyat ve Eleştiri dergisinin ilk sayısının çıkış yazısında şu ifadeler vardır: "Gücümüzün tek meşru kaynağı 'duygu üretimi ve duygu sömürüsü' değil, 'bilgi üretimi'dir. Bilgi üretimine dayalı örgütlenmelerdir. Bu dergi, insanların anlama yetilerini sınırlayan, dumura uğratan her türlü pratiğe karşı bir kavgayı istiyor. Bu isteği paylaşan herkesle birlikte olmak istiyor." Arkadaşlar derginin ilk sayısını yayıma hazırlarken ben İstanbul'da evlenmekle meşgulüm ve ilk sayıdaki şiirim şöyle başlıyor; "Yağmur. Negatifi bu pencerenin. Anahtarı yanıma aldım mı/ kaygısı, çarpıp çıktığın her kapının önünde"...
Hayatın gündelik gerçeğiyle sanatın (özelde şiirin) plastik gerçeğinin aynı şeyler olmadığını sezme konusunda şansım daha lise yıllarımdan geliyordu. Edebiyat beğenisi oturmuş bir öğretmen, genç bir şair adayı için bulunmaz bir nimettir. Sanat değeri taşıyan metinlerle erken yaşta karşılaşmak çok önemli. Okuma alışkanlığı olmayan şairlerden geçilmeyen bizim ülkemiz gibi coğrafyalarda hele! İlk anladığım şey, sevgilimi memnun etmek için yazmamam gerektiğiydi. Sonra partimi ya da sosyal sınıfımı memnun etmek için yazmak aklımdan bile geçmedi. Bu benim ilk ve en önemli şansımdı. Şiirimin kendine çizdiği yolda Edebiyat Dostları dergisinin katkısını da ikinci şans olarak görüyorum. Gürsel Korat, Akif Kurtuluş, Mahmut Temizyürek, Adalet Çutsay, Osman Çutsay, Kemal Durmaz, Yücel Filizler, Enis Akın (bir kısmıyla Edebiyat ve Eleştiri'yi kurduk)... Tüm ayrıksılığı, haşarılığıyla tam zamanında çıktılar ortaya. Doğru yolda olduğuma inancım güçlendi.

Şimdi ayrımına varıyorum; 1992 önemli bir dönüm noktasıymış yaşamımda. Edebiyat ve Eleştiri'yi çıkaran altı kişiden biri olarak bastığım zemine güvenme noktasına gelmiştim. Bu da az şey değildi. İlk kitabımı çıkaralı üç yıl olmuştu. Şunu çok önemsiyorum; keşke yayımlamasaydım dediğim tek dizem yoktu.
Şiir, sığınağımdı(r) benim. Neyse ki!

(BU YAZININ YAYIMLANDIĞI YER: Türkiye'nin Çıplak Tarihi, Editör: Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın, İstanbul, Ekim 2004.)

 

YAZILAR

--- "İnce Aşık: Veysel", Atlas, Sayı: 147, s. 154, İstanbul, Haziran 2005.

--- "On Yıl Önce, On Yıl Sonra", Türkiye'nin Çıplak Tarihi, Editör: Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın, İstanbul, Ekim 2004.

--- "Nâzım Hikmet'in Özgünlüğü", E, Sayı: 52, s. 23, Ocak 2003.

--- "Sevda Sözleri' Üzerine", Cumhuriyet Kitap, Sayı: 623, s. 17, 24 Ocak 2002.

--- "Türk Şiirini Yıkan Komünist", E, Sayı: 34, s. 17, Ocak 2002.

--- "Cemal Süreya'nın Unutulan Dört Şiiri", E, Sayı: 28, s. 65-68, Temmuz 2001.

--- "Cemal Süreya'nın İki Kez Unutulan Şiiri", Cemal Süreya "üstü kalsın", Yayına Hazırlayan: Gökhan Cengizhan, Edebiyatçılar Derneği yayını, Ankara, Haziran 2001; Yeni Aydınlık, 17 Haziran 2001, Sayı: 27/726, s. 26.

--- "Şiir Ödünç Aldığı Her Şeyi Artık İade Etmeli", Papirüs, Sayı: 51, s. 4-8, Mayıs 2001.

--- "Kestanelikteki Ev", E, Sayı: 22, s. 44-45, Ocak 2001; Kaçak Yayın, Sayı: 5, s. 52-53, Eylül 2003.

--- "Divan Şiirinin Boy Aynası; Şuara Tezkireleri", Papirüs, Sayı: 47, s. 22-24, Ocak 2001.

--- "Çerçi Zihniyeti", Şiir Odası, Sayı: 6, s. 4, Haziran 2000.

--- "Düş Yitimi", Şiir Odası, Sayı: 5, s. 6-7, Mayıs 2000.

--- "Cicili Bicili İmajlar ve Platon'un Mağarası", Papirüs, Sayı: 10, s. 8-9, Aralık 1997.

--- "Arif Coşkun Vardı, Arif Coşkun Yok", Varoş, Sayı: 7/8, s. 50-60, Haziran-Kasım 1995.

--- "Türkoloji Kürsüleri ve Profesör Profili", Varoş, Sayı: 6, s. 60-70, Mart-Nisan-Mayıs 1995.

--- "Müslüman Mahallesinde Salyangoz Satan Bir Dada'cı: Mümtaz Zeki Taşkın", Varoş, Sayı: 4/5, s. 82-96, Haziran-Kasım 1995.

--- "Tozlu Raflardan", Varoş, Sayı: 2/3, s. 38-43, Haziran-Kasım 1995.

--- "Örselenmiş Yaşamak", Edebiyat ve Eleştiri, Sayı: 10, s. 29-31, Eylül 1993.

--- "Meşhur' Olanın 'Meşru'luğu", Edebiyat ve Eleştiri, Sayı: 8, s. 18-20, Mayıs-Haziran 1993.

--- "Yeniden Üretmek Yeniyi Üretmek mi?", Edebiyat Dostları, Sayı: 21, Ocak 1989, s. 14-15.