İbrahim Baştuğ'un İpteki Kareler'i
GÖKHAN CENGİZHAN
İbrahim
Baştuğ'un ilk kitabı, Çalınmış Kuyuları Babil'in'di. Bu kitap yayımlandığında
eleştirmenler tarafından fark edilmedi! İkinci kitap İpteki Kareler
için de tek bir satır eleştiri çıkmadı! Baştuğ adı, bu iki kitaba karşın,
eleştirmenlere pek bir şey ifade etmiyor; oysa şairin adı kadar şiirleri de
keşfedilmeyi bekliyor.
Uzun ve tek bir şiir olarak yazılan İpteki Kareler, 36 pozluk bir film
makarası gibi, 36 ayrı baladdan oluşur. Her balad aslında bir film karesidir;
şairin karanlık odasında banyo edilen ve iplere asılan kareler! Şair karelere
birtakım renk adları verir; böylece kitap sarı, kırmızı, mavi, siyah karelerden
oluşan dört bölüme ayrılır. Burada şair açısından önemli olan, renklerin duygu
değerleridir; her bölüm şairin imgelemindeki bir renge içselleşir. Sarı karelerde
melankoli, kırmızı karelerde aşk, mavi karelerde kavga, siyah karelerde ölüm
izleği vardır. Şiirin bütünü, 12 Eylül sonrası toplumsal gerçeklik üzerindeki
karanlık atmosferi imler. 12 Eylül rejimi bireylerin üzerinden adeta bir tank
gibi geçmiştir. İpteki Kareler işte bu toplumsal ve bireysel psikoIojinin
şiiridir.
HAYATTAN
KARELER
Şair hayattan kareler vermeye karanlık odadaki ip'te asılı fotoğrafla başlar:
"ıslak negatiflerin asılı olduğu bir ip. ipin başlama eyleminde yarım
bir fotoğraf. bakılsın diye bir fotoğraf. bakışsız bir fotoğraf. negatifi
ses olan bir fotoğraf. bir şehirden bir şehire gidilirken yol boyu susmak
olan bir fotoğraf. yolculukları hiç çağrıştırmayan bir fotoğraf. sokakları
odaya dolduran, odayı sokaklara boşaltan bir fotoğraf. henüz çekilmemiş bir
fotoğraf. belki hiç çekilmeyecek bir fotoğraf. soyunup yatağa giren bir fotoğraf.
uykuda konuşan bir fotoğraf.// ah nasıl da çekilmeyi bekleyen bir fotoğraf."
(s. 10)
Şair sonraki karelerde odayı dışarıya, dışarıdaki yağmura taşır, bu bölüm
sürekli yağan bir yağmur melankolisidir.
"yağmur. ıslak salınımı geceyi tarayan, sarkacı saçlarının. yağmur. bitmeyen
koşusu, yankısını arayan hir yankının. yağmur. terleyen atları avuçlarının.
yağmur. sesinin savruluşu, geçmiş şenlik panayırlarının bakır atlaslarına.
yağmur. sesine usulca hükmeden zembereği gecenin. yağmur. bağlı tutkunun atları,
sesin sessizliğe çarpan pervazlarına. yağmur. iki dalga arası ömrün kumlara
bıraktığı tuzu yalayan zamana uzaklığın. yağmur. bir kum tanesinin aynalardan
oluşan bir kumsaldaki konukluğuna yakınlığın. yağmur. gecenin siyah aynasında
biricik tanığı varlığının. yağmur. gecenin siyah aynasından süzülen yankın.
yağmur." (s. 14)
TOPLUMSAL
ELEŞTİRİ
İnsanda ya da toplumda, odada ya da yağmurda, içeride ya da dışarıda boğucu
bir süreklilik vardır. Hayat hep bir içe kapanma, geri çekilme, bastırılmışlık
ve sinmişlik duygusu verir. Şair nesnelerdeki durumların bireyler için de
geçerli olduğunu imler. Yagmur sürekli yağmakta, hayatı ve şehri yıkamakta,
bu arada belleklerimizi de silmektedir!
"Siyah Kareler" yoğun bir toplumsal eleştiri barındırır: "hantal
bir alışkanlıkla toplandı ağlar şehirden. ölüm. kıvrak ve sokulgan aktı günlere.
çekildi günağartısının öksüz tınısı. ezberlenmiş bir bilgi olarak kaldı yaşam.
negatifler kayıptı. ölüm suretlerden tabedilip duvarlarına asıldı şehrin.
ölüm bir sakarlık olarak. erken sürgünü erik ağaçlarının. (...) kaçınılmaz,
gülerken çektirilmiş eski fotoğraflar tedavisi imkânsız yaralar açacaktır
bellekte. bir sakarlıktı ölüm, kuşkusuz. flaş biraz geç patladı. deklanşör
tekledi. film iyi yerleştirilmemişti. ansızın açılıverdi karanlıkodanın kapısı.
bir şarkı tam da yeni başlamışken. konu oldu trajikomik öykülere. yapışkan,
montaj artığı karelerin arabeski yayıldı caddelere.// (...) yüksek dağbaşlarına
gömüp ölülerini ve öfkesini kendine kapandı şehir. içten bir sürgü daha ekleyip
kapılarına, perdelerini indirdi ve ağıtların kazanını koydu ocağa" (s.
46, 47)
Şehirde bir ava çıkılmıştır; aramalar, baskınlar, tutuklamalar; "hantal
bir alışkanlıkla toplandı ağlar şehirden". Her yerde arananların afişleri
vardır; "ölüm suretlerden tabedilip duvarlarına asıldı şehrin".
78 kuşağının yenilgisi vurgulanır; "ölüm bir sakarlık olarak. erken sürgünü
erik ağaçlarının". 12 Eylül'le bozgun ve ağıt günlerine, derin bir toplumsal
suskunluk sürecine girilir; "ansızın açılıverdi karanlıkodanın kapısı.
bir şarkı tam da yeni başlamışken (...) şehir. içten bir sürgü daha ekleyip
kapılarına, perdelerini indirdi ve ağıtlann kazanını koydu ocağa"
Baştuğ'un şiiri sıradan okurun alışık olmadığı soyutlamalar içerir.
Özellikle de toplumcu ve gerçekçi şiirdeki kolay tüketilen, paylaşılan ortak
dille çelişir. Bu yüzden kolaylıkla algılanamıyor; kapalı ve örtük gelebiliyor.
Baştuğ, aldıgı dil eğitiminden, bir dil kurumunda çalışıyor olmasından
da anlaşılıyor ki iyi bir şiir birikimine sahip; işçilikli bir şiir dili var.
Bu sayede kaba, kolaycı ve slogancı bir anlatımdan kaçabiliyor.
İpteki Kareler günlük kodlamalarla, günlük dil tüketimiyle, tedavülde
olan bir dille yazılan şiirlerden değil. "Ben buyum" diyen bir şiir
Baştuğ'unki. Böyle zor, çetrefil yazılmak istendiği için kotarılmış
bir şiir de değil; belki şairin hayatı, onu böyle bir dile ve şiire konumlandırdığı
için! Müphem olsun, kapalı olsun diye, böyle bir kasıtla yazılmadığı, böyle
bir özentiyi barındırmadığı da kesin. Baştuğ'un kendine özgü şiir dili,
sözdizimi, kendine özgü buluşları var. Okurdan belli bir şiir kültürü, okurluk
düzeyi, biraz da belki çaba bekliyor.
ORTAK
DUYARLIĞIN REDDİ
Baştuğ'a göre "dilin kendisi bir anlaşma aracı olduğu kadar, bir
anlaşma engelidir de". Dilin kendisi, iletişim için bizzat bir engel
olabilir, Baştuğ da dile böyle bir işlevsizlik yüklüyor. İpteki
Kareler'deki şiirlerde, nesne ile sözcükler arasında doğrudan bir ilişki
kurulamıyor. İnsanın zihninden geçen bir ilişkiden söz edilebilir belki, o
kadar. Şiirde anlam ararken mutlak, değişmeyen bir değerden söz edilemiyor.
Kısır kodlamalarla, ortak duyarlıkla, yavan bir dille üretilen şiir arketiplerine
de yabancı bir duyarlık Baştuğ'unki: İpteki Kareler'de adına
imge bile denemeyecek belli birtakım mazmunlar kullanılmıyor; bunlar kullanılmadığı
için de şiirin anlam katmanlarına kolayca girilemiyor.
Baştuğ'a göre, "şiir özel ve özneldir"; ne devrim yapar,
ne de toplumu düzenler: En fazla bir moral durumdur! Gene de bu tavır, şairin
aydın olarak topluma karşı sorumluluğunun reddi anlamına gelmiyor; kabalığa,
kolaya, slogana düşmemek de bir aydın sorumluluğudur Baştuğ'da. İpteki
Kareler bir ırmak şiir olarak okunduğunda, okura bütünlük duygusu verebiliyor;
yer yer düz yazıya yaklaşılıyor, yer yer klasik şiirin olanakları kullanılıyor.
Kendi içinde ölçütü, sözdizimi, dize bölmeleri, dengesi ve tartımı olan bir
şiir. Ses kaygısı gibi anlaşılabilecek yinelemeler çokca kullanılsa da, bunlar
bir ses arayışından çok, dildeki varyantlara girmek kaygısıyla üretiliyor.
Baştuğ, hemen hiç uyak kullanmıyor; ama aliterasyonlar, iç uyaklar
çokça var. Sözcükleri tevriyeli kullanma tekniği de abartılı biçimde başvurulan
bir yol; "ki sen. ağ'lardın hep böyle saçınla. hep düşkün pazarlıksız
düşmeyi alışkın bir ben" (s. 38). Bu dizelerden hem ağlamak, hem de saçın
ağ olması, saçın ağına düşülmesi, bir aşk tuzağı gibi anlamlar çıkabilir.
Okur bu kodlamalara alışık ve açık olmalı ki şiirleri alımlayabilsin!
ÜRETİCİ
OKUR
"iki tünel arasında/ bir fiyort ömrü yoldur gidebildiğin/ işte yüzün.
merdivenleri gütüşünün/ ki zonguldak. yüzüne akmış/ boyası kirpiklerinin"
(s. 35) Zonguldak'a trenle gidenler bilir, ekspres o kadar çok tünele girer
çıkar ki, Baştuğ'un "fiyort" dediği deniz kıyısındaki girinti
ve çıkıntılar yolcu tarafından fark edilir; "iki tünel arasında/ bir
fiyort ömrü yoldur gidebildiğin". Gene bilenler bilir, merdivenleri bol
olan bir şehirdir Zonguldak; yolculukta ve şehirde anımsanan sevgilinin yüzü
merdivenlere benzetilir; "işte yüzün. merdivenleri gülüşünün". Belki
de sevgilinin kesik kesik gülüşü ile merdivenlerin basamakları arasında bir
ilişki kurulmaktadır. Zonguldak'ta kömür karası bir renk şehre hâkimdir; şair
"zonguldak. yüzüne akmış/ boyası kirpiklerinin" derken sevgilinin
gözyaşlarını kömür karası olarak akıtır. Görüldüğü gibi bir kente dair gerçekliklerden
yola çıkılarak bireysel ağırlıklı imgeler elde edilebiliyor. Yani bu şiir
1989 yılında yazılsa da, kasıt, o tarihteki Zonguldak işçi eylemi değildir!
İpteki Kareler, üretici bir okur; şiire içselleşmiş, şiiri dilsel bir
sorun ve soru olarak kavrayan bir okur arıyor! Bu şiirin okurdaki karşılığını
bulmasını diliyorum; elbette şairin de bu buluşmaya katkıda bulunması gerekir,
diye düşünüyorum! Okuru yadırgatmak iyi de, tersi durumda, okuru olmayan bir
şair olarak kalmak kötü! Şiir dünyasını, hayatın içindeki daha somut olgularla,
daha somut bir dille kuramadıkça Baştuğ'un şiirleri karşılıksız ya
da okursuz kalmaya mahkûm gibi!
Son olarak, bana öyle geliyor ki, İbrahim Baştuğ, başka bir hayatı
yaşasa, yazdığı şiir de şimdikinden farklı, başka bir şiir olurdu!
(Aydınlık, Sayı: 504, s. 28, 16 Şubat 1997.)

HAKKINDA YAZILANLAR
--- Yaşar Güneş, "İbrahim Baştuğ'un Şiirlerinde Simgesel Ağ", Akatalpa, Sayı: 122, s. 14-15, Şubat 2010.
--- Gökhan Cengizhan, "İbrahim Baştuğ'un Köz'ü (2): Devrim Mitolojisi", Papirüs, Sayı: 44, s. 29-37, Ekim 2000.
--- Gökhan Cengizhan, "İbrahim Baştuğ'un Köz'ü (1): Materyalist Dörtlükler", Papirüs, Sayı: 43, s. 13-19, Eylül 2000.
--- Metin Fındıkçı, "Her Aşk İntiharın Biraz Daha Ertelenmesidir", Cumhuriyet Kitap, Sayı: 540, s. 16, 22 Haziran 2000.
--- Bozan Yaman, "Köz'le Süren Yolculuk", Cumhuriyet Kitap, Sayı: 539, s. 16, 15 Haziran 2000.
--- Gökhan Cengizhan, "İbrahim Baştuğ'un İpteki Kareler'i", Aydınlık, Sayı: 504, 16 Şubat 1997.