Son Dönem Türk Şiiri Üzerine
Eleştirel Söyleşi


Türkân Yeşilyurt - Derya Çolpan - İbrahim Baştuğ - Gökhan Cengizhan



Türkân Yeşilyurt: Söyleşimize Şerif Mardin'in "Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk" adlı yazısından yola çıkarak başlamak istiyorum. Burada yazar patrimonyal sistemi şöyle anlatıyor: "Memur olarak çalıştırılacak kimse sınavla değil, bir "kalem"in başında bulunan prestijli ve deneyimli bir memura "çırağ" edilip onun "dizinin dibinde" yetişir. Birinin "dizinin dibinde" yetişmekse, genç memurla deneyimli memur arasında insancıl ilişki kurar. Bu ilişkide genç memur kendini yetiştirmiş olana "medyun-ı şükran"dır. Bu kişiyi kendinin "pir"i sayacak, ona saygı gösterecektir. Kuruluşu içindeki entrikalarda, onun yanını tutacaktır... "
Bu yazıyı "deneyimli memur"un yerine "usta şair"i, "genç memur"un yerine "genç şair"i koyarak yeniden okuyabilir, şiirde usta-çırak ilişkisini irdeleyebiliriz. Özdemir İnce Hürriyet Gösteri'deki söyleşisinde "Genç kuşak yazarlar, kendilerinden önceki kuşakları 'antoloji'yi biliyor mu, özümsemiş mi, kendi mülküne dönüştürmüş mü? Benim kendi adıma genç bir şairden öğrenecek 'bir şey'e ihtiyacım olduğunu sanmıyorum..." ; Fazıl Hüsnü Dağlarca Milliyet Sanat'taki söyleşisinde "Ya şiir yazanlar? Bir şey bilmeden şiir yazıyorlar... " ; Turgay Fişekçi Şiir Odası'nın soruşturmasında "Bugün şiir yazıyorum, şair oldum diye ortalıkta dolaşanların büyük bölümünün Türk şiirinin tamamını okumamış olduklarını biliyorum... " derken, söylediklerinde doğruluk payı olmakla birlikte, birçok genç şaire haksızlık yapmış olmuyorlar mı? Nasıl genç şairlerin ustaları okumaları gerekiyorsa, usta şairlerin de gençleri okuması gerekmiyor mu?

İbrahim Baştuğ: Patrimonyal, "baba kalıtı" demek, patrimony'den geliyor. "Kilise vakfı" demek. Kilisenin ortaçağ Avrupa'sındaki siyasal etkinliğini anımsamak gerekiyor. Aforozları, yakılan cadıları, dağıtılan cennet tapularını... Burjuva hareketinin "ilerici" yanını besleyen karanlık yani. Kuşkusuz yanlış/haksız hesaplar üzerine kurulu iktidarlar, kendi yandaşlarını da kılı kırk yararak işbaşına getirecektir. Elbette "münhal mevki"ye tayin edilen de velinimetine saygıda kusur etmeyecek. Ama dediğim gibi bu gerilerde kalmış bir şey. Günümüzün "liyakat"a dayalı çağcıl ilişkilerinde geçerli değil! Siyaset anayasal, demokratik hukuk devleti ilkesine oturdu çok şükür. Kültür ve sanat da öyle. Memurlar sınavla alınıyor. Şairler de ödül, dergi, seçki ve benzeri pek çok sınavdan geçerek oturuyor masalarının başına. Kimse öyle eskiden olduğu gibi falanca üstadın eteğinin ucunda bilmem şu kadar yıl tedrisattan sonra teganni eylemiyor müzikte bile! Sesi olan, sözü olan fırlıyor meydana. Hür kanallar cenneti dünya: Önemli olan, denize ulaşana dek kurumadan akan bir nehir olabiliyor musun bu hür kanallarda! Tabii bu arada küçük iktidarlarını yeniyetmeler üzerinde kullanmaya kalkanlar olabilir... Ama sırıtır bu çağda. Eskiden iletişimin bu denli yaygın olmaması tekkeleri ve pirleri zorunlu kılıyordu. Tarikatların yol göstericiliğinin bir işlevi vardı. Şimdi öyle mi; isteyen istediğini her yerde buluyor.
Özdemir İnce'ye katılmıyorum. Türkçenin modern bir şiir geleneği olmadığını da söylüyor o. Bence Türkçede Batı kaynaklı modern şiir bir gelenek oluşturacak yetkinlikte. Bir de Divan şiiri var, Halk şiiri var... Ayrı ayrı geleneklerdir. Genç şaire, yaşlı şaire de inanmadım hiç. Hiç ayırmam doğrusu; eseri ölçü alırım.

Derya Çolpan: Şiirde usta-çırak ilişkisi dendiği zaman aklıma hemen Hilmi Yavuz'un bir söyleşide söylediği şeyler geliyor. Genç şairlerle ilgili bir soru üzerine şiirimizin en önemli sorunlarından birinin usta-çırak ilişkisinin kurulamaması yani genç şairlerin kendilerine örnek olacak usta şairler aramaması olduğunu vurgulamıştı. Bu yüzden genç şairlerin yollarını bulmada zorlandığını ya da yanlış yollara saptığını belirtmişti anımsadığım kadarıyla. Önceleri böyle bir saptamayı fazlasıyla yadırgatıcı ancak sonraları bunun bazı genç şairler için doğru olabileceğini düşünmeye başladım. Bence genç bir şair bir ustayı -ki usta olmanın evrensel ölçütlerini koymak kolay değildir- kendine örnek seçip onun kanatları altında palazlanmak istiyorsa seçim tamamen kişiseldir ve ustayla genç şair arasında bir tür alışveriş olarak da görülebilir. Buna "usta" şairin bir diyeceği yoksa ve genç şairi bir yerlere getirecekse bence sorun yok.
"Gelenek" ya da Özdemir İnce'nin deyimiyle "Antoloji" konusunda söylenecek daha ne kaldı bilmiyorum. Belli bir yaşa gelmiş şair ve eleştirmenlerin dilinden düşürmediği sözcüklerdir bunlar. Yeni şairlerin eskiden yazılmış olanlar konusunda eksikleri olabilir. Bir de şu var ki genç edebiyatçı ne kadar okursa okusun bir yapıtı yayımlandığı zamanda okuyan biri kadar iyi algılayamaz. Geçen zaman aslında en büyük engel olarak duruyor önümüzde. O zamanın şartlarının dışında o zamanın edebiyatını anlamak zor geliyor bana. Ancak bu okumamaya özür olamaz. Ben sadece farklı bir sorunu anımsatmak istedim size.
Türk şiirini tamamen okumak gerçekten çok önemliyse şu an usta olarak görülen şairlerin de büyük sorunları var kanısındayım. Madem ki genç şairler de antolojiye dahil, onların genç şairleri okumama hakkını nereden aldıklarını merak ediyorum. Var mı böyle bir lüks?

Gökhan Cengizhan: Böyle bir lüks yok da, Özdemir İnce kendi adına, "genç şairden öğrenecek 'bir şey'e ihtiyacım olduğunu sanmıyorum" derken, genç şaire haksızlık ediyorsa, "Küstahlık olarak algılanabilir fakat, Türkçede yazılan şiiri de tercüme şiiri de bildiğimi sanıyorum" diyen Bejan Matur kime haksızlık ediyor dersin? Özdemir İnce'ye katılıyorum, küstahlığa küstahlıkla yanıt verilebilir ancak. Kendinden önceki kuşakları, antolojiyi bilen, özümseyen kendi mülküne dönüştüren birine şapka çıkartılır, değilse külahı tersinden giydirilir.
Genç arkadaşlara önerim, eskinin edebiyat dergilerine, tarihine, yılına sayısına aldırmadan ulaşmalarıdır. Çok şey öğreneceklerdir o birikimden. Her dönemin edebiyat dergilerinde, o dönem edebiyatının nabzı atar. Dergi okumak, edebiyatın nabzını tutmak gibidir. Halen yaşayan bir şeyler mutlaka vardır o küflü, sararmış sayfalarda. Söylenecek pek çok "söz", genç şairin kendi biricik sandığı poetik tarihinden çok önce söylenmiştir. Farklı bir dille, ama inanılmaz bir edebiyat kaygısıyla. Düşünün ki, Nurullah Ataç yeni yeni kitaplaşıyor "dönem" yazılarıyla. Sırada Behçet Necatigil'ler, Cemal Süreya'lar -ki bitti sanıldığı yerden yeniden başlar külliyatı, "Nesin" yıllıklarındaki yıl sonu değerlendirmeleri, hiçbir kitabında yer almıyor örneğin- sabırla bekliyor "genç" şairi.

T. Y. : Şiirin kendi dışımızdaki insanla olan ilişkisine gelelim mi; yaşadığımız dönemin toplumsal oluşumlarına olan duyarsızlığına yani. Ahmet Oktay, Kitap-lık dergisindeki "Bastırılanın Dönüşü (mü?)" adlı yazısında DİE'nin ücret istatistiklerine dayanarak şöyle diyor: "... Yoksulluğun yaygınlaştığını ve sömürü sınırının genişlediğini gösteren bu resmi rakamları görmezden gelmek, açık bir ideolojik/politik tercihi yansıtır. Dahası bunlar edebiyat dışı sorunlar değildir. Kuşkusuz edebiyat bu sorunlarla doğrudan hesaplaşmaya girişmez. Ama edebiyat, imgesel ve söylemsel düzeyde nereden konuştuğunu sezdirerek, hangi tarafta yer aldığını açığa vurur. Açın mı tokun mu yanında, ezilenin mi ezenin mi yanında durduğunu belli eder. Tercih, metnin hücrelerinden, seçilen sözcüklerden, betimlemelerin biçiminden sızar, kan gibi. Dikkat edelim: Çalışan beden uzun süredir edebiyattan dışlanmış bulunuyor. Erotik beden, hatta sanal beden gündemde; ama sekiz saat terleyen, sakatlanan, sömürülen işkence edilen bedenden hiç söz edilmiyor..."
Gerçekten de özellikle 12 Eylül'den sonra şiirin temel kaynağının hayat olduğunu çok iyi bilen şairler, sanki politika hayatın dışında bir şeymiş gibi; sanki ülkede enflasyon, işsizlik, gelir adaletsizliği yokmuş gibi; sanki terör, baskı, işkence yaşanmıyormuş gibi; şiirle hayat arasındaki bağı koparmadılar mı? Üstelik bunu kültürel demokrasi adına yapmadılar mı, ne dersiniz?

D. Ç. : Herkes sosyalist bir devrimin hazırlıklarını yaparken, devrimin öznel ve nesnel koşullarının hazır olup olmadığını tartışırken 12 Eylül kâbus gibi indi bu ülkenin üzerine. Özellikle sol üzerindeki yıkıcı etkisi ister istemez tamir edilmesi mümkün olmayan yaralar açtı. 1961 Anayasası'nın gerek politikacılar gerekse sanatçılar üzerinde estirdiği özgürlük havasının aslında bir ölüm iyiliği olduğu sonradan anlaşıldı. Öyle ki bu anayasanın hazırlanmasına önayak olan orduyu neredeyse devrimci ve sosyalist ilan eden Türkiye solu gerçekleri ancak 12 Mart'ta görebildi. Zaten tüm dünyada 1968 devrimci ruhunun yarattığı atmosferin büyük kitleleri etkilemesi kaçınılmazdı. Kendi kafasında devrimci olamayan binlerce kişi sırf bu rüzgârın etkisiyle ve hatta moda olduğu için sosyalist gibi hareket edip, sosyalist gibi konuşmaya başladılar. Bunun tersi doğru olsaydı, yani kitleler böyle bir harekete inanmış olsaydı bugün bu durumda olmazdık. Görüldü ki o kitlenin çoğunluğa yakın bölümünün en önemli(!) ayrıksılığı sadece sosyal demokrat olmakmış. 12 Mart'ın idam ettiği üç gencin THKO davasında yaptığı savunmaları okuyanlar bugün her Atatürkçü tarafından dile getirilebilecek şeyler söylendiğini görebilirler. Bu kadar puslu bir ortamda bir yerlere gelinmesi bence büyük bir sürpriz olurdu. Bu puslu ortamın şiddet ve işkenceyle bastırılması zaten net olmayan toplumu bulunduğu yerden daha da geriye götürmeye fazlasıyla yetti. İnanıyorum ki 12 Eylül'ü yapanlar bu denli başarılı olabileceklerini hayal bile edememişlerdir. Bu dönemde öncelikle yazar, şair ve sanatçılara karşı yürütülen sistematik gözaltı, hapis ve işkence her şeyin tuzu biberi oldu. Aydın kesim yalnız bırakıldığı için umutsuzluğa ve amaçsızlığa itildi. Güney Amerika ülkelerinde dirençle karşılaşan faşist ve gerici hareket aslında Türkiye'de doğru dürüst bir zorlamaya uğramadı.
Bugün de aynı tutarsızlığın izleriyle yaşamayı sürdürüyoruz. Edebiyat ve edebiyatçının iyi ve güzelden yana olması gerektiğini tartışmak yersiz doğal olarak. 1990'ların başlarında iyice su yüzüne çıkan düşünsel temellerini kuramamış bireyselleşme şiirin bir iç dökme aracı olması gerekiyormuş gibi bir yönelim çıkardı ortaya. Özellikle bu dönemde dergilerin nicelik olarak artması da bu duruma çanak tuttu. Sağ ve İslamcı şiir de moda haline geliverdi. Buna paralel olarak da yine niteliksiz denilebilecek sadece şiir ortamını eleştirmek adına "toplumcu gerçekçi" şiir olduğunu söyledikleri ama aslında toplumcu gerçekçiliğin ne olduğunu dahi bilmeyen bir düşüncenin ürünü olan şiirlerde de sayıca artış oldu. Şu anda dünyada görülen ekonomik ve ahlaki sorunların aynası haline geldi dergilerin ortamı. Düzeyli tartışmaların yerini dedikodu, şiirin yerini kişisel özellikler aldı. Bundan sonra safraların atılıyor olduğunu umut ederek durumun iyileşeceğine inanıyorum. Çalışan beden toplumda kendini bir yerlere getirmeye başlayınca onu savunan şiir de bir yere gelecektir.

G. C. : Şiirle hayat arasındaki bağ çoktandır kopuk. Ama bu durum, söz konusu bağı inatla sürdüren "eğilim" şiirinin yazılmadığı anlamına gelmiyor. Ancak, yirmi yıl öncenin estetik kategorileriyle yazılan bir şiir, dolayısıyla "eski". Bugünün toplumcu gerçekçileri devraldıkları geleneğe daha "farklı" ya da daha "zengin" ne katabiliyorlar? Bugünün "hayat"ına, yirmi yıl öncenin hayatını anlatan şairler gibi yaklaşırsanız, eskiyi tekrarlamış olursunuz. Şiir, ancak "yenilik" çabasıyla kendini ayakta ve diri tutar. Yoksa, bol miktarda "repredüksiyon" çıkartırsınız.
Ezilenin yanında olan şairler bugün de bulunuyor. "Sekiz saat terleyen, sakatlanan, sömürülen, işkence edilen beden"lerden söz ediyor bu şairler. Ama belleklerinde hep o eskinin şarkıları, marşları, destanları var. "Miras" bildikleri eğilimin, onları bağlayan ve sınırlayan çekim alanından, hele de "dil"inden bir türlü kurtulamıyorlar. Bu şairleri iki dizeden fazla okuyamıyorsunuz. İddiasız eğilim dergilerinde karşılaşabilirsiniz "vasati" ürünleriyle. Estetik sığlık ve yetersizlikle malül oldukları için fazla dikkat çekmiyorlar.
Demek ki sorun, hayatla bağ kurmak değil; hayatla yeniden daha "düzgün" bir bağın nasıl kurulabileceği sorunudur. Düşünsel anlamda "ilerici"ler, estetik anlamda "geri"likten sıyrıldıklarında, estetik anlamda "yetkin"ler, düşünsel anlamda "gerici"likten koptuklarında, daha umutlu konuşabiliriz gibi geliyor bana.

İ. B. : Ahmet Oktay'ın tespitlerine katılmamak ne mümkün. Öyle bir dönemden geçiyoruz işte. Liseden beri okurum Oktay'ın şiirini. Doktor Kaligari'nin Dönüşü'nden Kara Bir Zamana Alınlık'a, oradan Ağıtlar ve Övgüler'e kadar pek çok izlekten ve sesten geçti şiiri. Hiçbir kitabını kaçırmadım. Ben yazarı takip etmeye tutkun olanlardanım. Seviyorum takibi. Devamını getirmemek bana, arkadaşımı unutmak gibi geliyor. Düşünüyorum da Ahmet Oktay'ın son şiirlerindeki tavrı 1980 öncesi Türkiye'sinde gümbürtüye giderdi, yazık olurdu doğrusu. Öte yandan emeğin ve emekçinin şiirinin yazılmadığını düşünmüyorum. Yazılıyor ama iktidarda değil, geçer akçe değil. İşte paşalar gibi yaşıyoruz yasaklarla dolu cunta anayasasında. Her türlü örgütlenme hakkı elinden alınmış toplumda.

T. Y. : Son günlerde Fethi Naci, Semih Gümüş, Hasan Bülent Kahraman, Zeki Coşkun ve Gürsel Korat politik roman üzerine tartıştı. Buradan şiire gelirsek bugün "politik şiir" yazılıyor mu? Sizce "politik şiir"den neyi anlamalıyız?

D. Ç. : Yaşamda tanık olduğumuz her davranış, duyduğumuz her söz varlık ve yokluklarıyla birer politik davranışın ürünüdür. Bir şeylere tepki veren insan ne kadar politikse vermeyen insan da o kadar politiktir. Tepkili insan hoşlanmadığı politik ortamı eleştirirken, tepkisiz olanı da var olan düzeni sessizce desteklemektedir. Bu durum edebiyat için de geçerlidir. Bu yüzden politik şiir kavramı benim için biraz havada kalıyor. Sosyalist şiir, liberal şiir, İslamcı şiir kafamda birer karşılık buluyor. Sanırım tartışılan belli bir politik görüşü yaymak için özel çaba gösteren romanlardır. Böyle olunca da adını andığım kavramlar içinde düşünmek gerektiğine inanıyorum.

G. C. : Derya'nın da dediği gibi bu sorunun tek yanıtı var; her şey politiktir! Dolayısıyla her şiir politiktir. Ama kelimenin gerçek anlamıyla "politika"dan söz açmak istiyorsak ürüne değil, şaire bakmak gerekir.
Dünya görüşü olan bir şairin şiiri, doğrudan bir biçimde politiktir. Dünya görüşü olmayan ya da olup da kamuya deklare etmeyen, ya da belli bir dünya görüşüne bağlanmanın, şairliği için "zaaf" olduğuna inanan şairin şiiri de "gizliden gizliye" politiktir. Özetle, politik olmaktan kurtuluş yok! Tıpkı ideolojik olmaktan kaçamayacağımız gibi. İçtiğimiz sigaradan mezun olduğumuz okula, tuttuğumuz takımdan sevgili seçimimize kadar her şeyimiz ideolojiktir. Bu alanların şiirini yazan şair, ideolojik değil de nedir öyleyse? Bu kısa "peşrev"den sonra...
Beklediğin yanıtı veriyorum. Sosyalist dünya görüşüne sahip, "politik" bir şair ne yapar? İlkin kendiyle meslektaşları arasına "mesafe" koyar.
Kendini onlardan "farklı" bulur; bu farklılık nedeniyle de onlarla "çatışır". Ülke edebiyatında yer alan bütün eğilimleri birden, ortak bir edebiyat idealinde, ortak bir edebiyat şablonunda birleştiren bu eğilimlerle kavgaya tutuşur. Kendi eğilimi doğrultusunda, her türlü baskıya karşı, dilediği gibi üretir. Anonim bir şair tanımı elde etmeye yönelik "piyasa" kumpaslarında yer almaz. Kendi eğilimiyle, kurumsal edebiyat içi "hâkim" eğilimler arasındaki, ayrım ve çatışma noktalarını net olarak ortaya çıkarır, farklılıkları daha da keskinleştirir. Ülke edebiyatını homojen ve tek tip bir üretim olarak görmez. Adına "Türk Edebiyatı" denilen, dönemsel ve kurumsal adlandırmaya "dahil" edilse de, edilmese de dert edinmez. "Beni nasıl görmüyorlar?" diye hayıflanmaz. Bütün eğilimleri birden adında temsil etmek kaygısındaki "global" Türk Edebiyatı adlandırmasını reddeder. Soyut, ülküsel, metafizik karakterdeki şair ve şiir tanımlarına itibar etmez, kendi şairliğini ve şiirini, her tarihsel dönemde, her tarihsel uğrakta yeniden tanımlar. Kendini gerçekleştirmenin "piyasa" dışında mutlaka bir yolunu bulur. Sanıyorum bu kadar ajitasyon yeterli! Diyelim ki ben, sosyalist dünya görüşüne sahip, "politik" bir şair olsam böyle yapardım; ya da bunları yapan şairler, benim kan kardeşimdir.

T. Y: Günümüzde eleştiri alanında bir boşluk, daha çok karakuşi anlayış var. Eleştirmenlerin etik ve estetik duruşlarını sorgulamak, ancak şairlerin etik ve estetik duruşlarını da görmek gerekiyor. Siz ne dersiniz?

İ. B.: Doğrusu yazım kurallarında bile mutabakata varılmamış bir dilde şiir eleştirisinden söz etmek abesle iştigal olur diye korkuyorum. Hiç aklımdan çıkmıyor; 1985 sonrasıydı, TRT'den duyuruldu 104 yasaklı sözcük. Sonra Osmanlıca sözcüklerin telaffuzunda titizlenildi. Bir dolu komiklik; ilgili ilgisiz yerde uzatılan sesler, gülünç geniz tonlamaları... On yıl geçmeden moda oldu Osmanlıca! Türkiye'de yönetenlerin başarısızlığına inanmıyorum ben. Çok başarılılar. Yarı aydın seviyesinde tutuyorlar muhalefeti. Yarı aydın kendisine karşı dürüst değildir, eşine karşı dürüst değildir, komşusuna karşı dürüst değildir. Özetle samimi olmadığımızı düşünüyorum. Küçük bir iktidar için "düşmanımızın düşmanı"nı "dost" ilan ediveriyoruz. Ciddi bir toplum sözleşmesine ihtiyacımız var. Bunun gibi şiirin de ne olduğunda bir mutabakata varırsak, şairlerin başka şairler üzerinden yazdığı "deneme"leri eleştiri saymazsak sanırım bir yere varabiliriz. Eleştiri bilimsel bir disiplin çünkü.

D. Ç.: Bence eleştirinin şair ve şiirden bağımsız bir düzeye taşınması gerekir. Eleştirmen sosyal bilimlerin farklı dallarındaki bilim adamlarıyla dirsek temasında olmalı, ne kadar öznel olsa da bunu nesnel bilgiyle desteklemelidir.
Türkiye'de şiir anlayışlarının hatta şairlerin eleştirmenleri vardır. Bu eleştirmen şu şairin eleştirmenidir, gibi sözler duyarız. Ne yazık ki eleştirinin azı dergi ve kitaplar yoluyla, çoğu dedikodu çarkı içinde gerçekleşmektedir. Eleştirmenle şair arasındaki ilişki çoğunlukla feodal bir ilişkiyi anımsatmaktadır. Eleştirmen şairini şair de eleştirmenini üzmez. Karşı cepheler ise sürekli savaş durumundadır ki bu durum bir şairin bir cemaate katılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu da cemaat içi eleştirinin olmayacağı anlamına gelir. Zaten bu ülkedeki demokratik ve ahlaki ortamdan daha fazlasını beklemek aşırı iyi niyetlilik olur gibime geliyor.

G. C.: Burada ben eleştiri adına daha fazla bir şeyler söylemek istiyorum. Yakın tarihlere kadar eleştiriyi, kabaca öznel ve nesnel olarak, iki temel kategoride toplayabiliyorduk. "Öznel" eleştiri dönemi bitti artık. Bir gün bu güzelim memlekete "göstergebilim" geldi, mertlik bozuldu! Yılların birikimiyle yazan meslekten eleştirmenler, ya artık "ders" çalışacaklar, ya da apoletlerini sökecekler.
Üniversitede yazılan eleştiri, dikkat çekici bir atak içinde. Ancak fazlasıyla "mekanik" bir eleştiri bu. Formüle edilmiş bilgiye ve uygulamaya dayanıyor. Akademik eleştiri, metni okumayı iyi beceriyor, ancak akademisyen, edebiyat kurumunun içinde yer almıyor, hatta kurumu izlemiyor, "camia"dan biri değil, dışarlıklı. Metni bir "nesne" olarak çözümlediği için, yazdığı da "ruhsuz" bir eleştiri, deyim yerindeyse. Ama gerekli ve üretilmeli.
Bu ülkede eleştiri yazılıyor, yeterince eleştirmen de bulunuyor. Alışsak iyi olacak, "yalvaç" eleştirmenler artık olmayacak: Ülke edebiyatının bütününü birden nesnel olarak değerlendirebilecek bir babayiğit çıkmayacak. Artık edebiyat "ortam"ı yok, sektörel "pazar" var çünkü.
Eleştirmen okudukça, yazdıkça çelişkiler içinde kalacak. Bir süre "ak" dediğine, bir süre sonra "kara" diyebilecek. Bilginin hızına erişilemediği için, istim hep arkadan gelecek. Önce "yanlış"ını yazacak, sonra "doğru"sunu bulacak. Türkiye'de eleştiri, büyük ölçüde yazıldığı dönem içinde geçerli, daha fazlasını beklemek gerekmez.
Edebiyat sosyolojisi de bakir bir alan. Son on yıldır, edebiyatın maddi dolaşımları üzerinde durarak, sayısız eleştiri yazdım. Soyut bir "edebiyat" kavramı yerine, "edebiyat kurumu" kavramını kullanmayı tercih ediyorum. Birkaç arkadaş dışında -Ahmet Yıldız gibi dergi editörleri hariç- kışkırtıcı olabilmiş değilim. Ülke edebiyatını maddeci temelde tartışmak yerine, "kör dövüşü" tercih ediliyor. Günümüz edebiyatçısı, bir "edebiyat kurumu" içinde yazdığını bilmiyor bile. Bugünün "kurumsal" değerlerini tehdit etmeden, muhalif edebiyat yapılmaz. Ama önce kavramlaştırmaları yerli yerinde kullanmak gerekiyor. Böyle bir "consensus" sağlanmadığı için, Kaan Arslanoğlu, Zeki Coşkun'un "politik roman" eleştirisini "çakallık" olarak niteleyebiliyor, Adam Sanat'ın kasım sayısında. Acaba kendisi İnsancıl sayfalarında "çakallık" değil de ne yapmıştı yıllarca?

T. Y.: İsmet Özel'in "o geniş kalçalı yarimizi dört kere", Ahmed Arif"in "Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür", İsmail Uyaroğlu'nun "Çünkü sözünün geçtiği yerde senin/ Edilecek en iyi kelime - Orospu", Adnan Özer'in "Kadın nesin sen? Acılar imgesi, ölü tabiat resmi, erkeğin ışığıyla tonlanan " vb. dizelerinde erkek şairlerin kadına bakışı görülüyor. Bu bakış açısını yansıtan pek çok şiir daha bulunabilir. Bu durumu oldukça ürkütücü buluyorum. Bu bakımdan şiir ve cinsiyet konusuna mercek tutmak gerektiğine inanıyorum. Mercek tutmak ister misiniz?

G. C.: Örneklediğin şairler içinde, İsmail Uyaroğlu'nun asıl "fetiş" dizesi sanırım şudur: "Kızsın, ne güzel, kan olur her yer!" Erkek şairin kadına bakışına dair örneklenecek onlarca dize "ürkütücü" olabilir, ama erkek şairin kendisi şiirinden daha "ürkütücü" bence.
Füsun Erbulak, seyrettiği bir Amerikan filmindeki erkek kahramanın, "I am a fucker" diyerek konuştuğunu, erkek cinselliğinin bu düzeyde ifadesini garipsediğini belirtiyordu, Güneş gazetesindeki bir yazısında. Aynı Erbulak, Türk erkeklerin de ne yaman birer "fucker" olabileceklerini, kendisine derin acılar çektiren bir erkekle ilişkisinde, bizzat yaşadığını yazıyordu. Erbulak'ın "fucker" sevgilisi, tahmin edileceği gibi bir şairdi.
Kendi kuşağımdan pek çok şair arkadaşımın, birer "fucker" olduğunu biliyorum. Kırklı yaşlara gelince duruldular biraz. Zamanında, çok da güzel aşk şiirleri yazdılar, kartpostallık ya da posterlik. Şiirleriyle, özellikle kadın şiirseverlerin kalplerini eriten şairlerdir onlar. "Şiir defterleri"nde en çok onların yeri vardır.
Cinsellik sorunu, açlık sorunuyla eşdeğer bir toplumda, erkek şair de payını alıyor bundan. Öğretmen, memur vb. kimliğiyle yanına bile yaklaşamayacağı kadını, şair kimliğiyle rahatlıkla elde edebileceğini biliyor. Nevzat Çelik'in ifadesiyle "işgale açıktır/ en az hindistan kadar/ bütün erkekler". Nevzat'ın, Sevgili Yoldaş Kurbağalar'daki şiirleri, örneklediğin dizelerden daha az "ürkütücü" değil bence. Söz konusu kitap, kadını hem "mülkiyetsizlik" hem "sahicilik" adına aşağılamanın yetkin örnekleriyle dolu.
Egosuna yenik düşen erkek şair, "kadın" cinsini alabildiğince yaralamayı, küçültmeyi, aşağılamayı, marifet sanıyor. Bütünüyle iç bayıltıcı, haksız ve tek yanlı hesaplaşmalar.
Türkiyeli erkek şairler, büyük bir açıklıkla belirtiyorum, "fucker"dırlar! Şiirsever kadın okurlara önerim şudur; erkek şairleri uzaktan sevmek, karşılıksız aşkların en güzeli.

İ. B.: Evet, genel bir erkek egemen söylem var. Ataerkil toplum olmamızdan sanırım. Ama şiirde hemcinsine aşkını ilan edenler de yok değil. Önemli olan bayağılaşmamak bence. Gökhan benim Köz'de cinsiyetsiz(!) bir söylem geliştirdiğimi yazdı Papirüs'teki incelemesinde. İki kişiyi yeni bir tanımda buluşturmamışsa aşkın önemine inanmıyorum. Sevgiliyi seçen, onu kutsayan özne olarak şairin sözünü kendine odaklaması yapaylık gibime geliyor. Aradığını bulamayınca ya da reddedilince "sen benim aşkıma layık değilsin" maçoluğu bir tür. Sevgililerinin çetelesini tutan erkekler gibi kadınlar da var. Maçoluk cinsiyetten çok, kültür ve kişilikle ilgili.

D. Ç.; Söz konusu şairlerin kadınlar konusunda yazdıkları bence sadece o şairleri bağlar. Erkek şairin kadına bakışı diye genel bir ifade yanlış olur. Divan şiirinden günümüze sevgiliye yazılan övgü dolu dizelerin yerini yergiye de bırakıyor olması sevgilinin durmadan övülmesinden daha doğal ve akılcıdır. Karşı cinsi sevebileceğimiz gibi sevmeyebiliriz.

T. Y.: Şiirin kuşaklar konusuna gelelim bir de; aralarındaki yakınlıklara ve ayrıksı yanlarına. 80'lerin şiiri 70'lerin şiirinden kopmuştu. Oysa 90'ların şiiri 80'lerin şiirinden kopmayı göze alamıyor mu? Hatta ona eklemlenmeye mi çalışıyor? 90'ların şiiriyle söyleşimizi tamamlayalım isterseniz.

D. Ç.: 70'lerin ve 80'lerin şiiri arasındaki kopukluk aslında Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki kopukluğa benzer. Osmanlı Birinci Dünya Savaşı'nı yenik kapatmış emperyalist bir ülke olarak ağır şartlar altında imzaladığı antlaşmalarla büyük kayıplara uğramış ve sonra başka bir adla yeniden kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ön şartlarını hazırlayan Osmanlı İmparatorluğu'dur. Aslında bu iki devletin çok farklı devletlermiş gibi algılanması yanlıştır. Halk aynıyken, halkın düşünce ve inanış tarzı aynıyken kurulan cumhuriyet, Osmanlı'nın hazırladığı temel üzerinde yükselmiştir.
80'lerin şiiri de 70'lerden aldığı mirasın üzerinde yükselen bir şiirdir. 80'lerde şiirde bir devrim falan yaşamadık. Ortaya çıkan sadece sloganın şiirden dışlanması, Batı'da yazılan şiirin daha iyi okunup tanınması, iyimserliğin kötümserliğe dönüşmesi ve de sosyalist olduğunu şiirden haykıranların sayısının azalmasıydı. 70'li yıllarda çok iyi bir damar vardı ve bu damar 80'lerde farklı yerlerden bakarak geliştirildi. Bence 70'lerdeki sorun toplumcu gerçekçiliğin ne olduğunu bilmeden toplumcu olma çabası (Hasan Bülent Kahraman bizde toplumcu değil halkçı bir şiir yazıldığını söylüyor), 80'lerdeki sorun ise bireyciliğin ne olduğunu bilmeden bireyci şiir yazma çabasıdır.
90'lı yıllar ise 80'lerin şiirinde ortaya çıkan sorunların daha da görülür duruma geldiği yıllar oldu. Aynı şiirin bazı özellikleri abartıldı ve şiddetli tartışmalara neden oldu. İkinci Yeni'den esinlenen 80'lerin şiirini savunan eleştirmen ve şairler bile rahatsız olmaya başladılar. İkinci Yeni'yi ve hatta hiçbir yeniyi tam olarak kavramadan şiir yazmaya kalkanlara daha önce de sözünü ettiğim bol sayıdaki edebiyat ve şiir dergileri yardımcı oldu. Kalitesiz ürün dergiciliği yapanlar sayesinde herkes şair olduğunu düşünmeye başladı. Ancak 2000'e doğru olumlu gelişmelerin olduğu kanısındayım ve umarım son yıllarda ekilen tohumların yakında güzel meyvelerini toplayabileceğiz.

İ. B.: 80'lerin şiirini 70'lerin şiirinden farklı kılan en önemli neden siyasal konjonktür değişimi bence. 90'larda böyle bir değişim yok. "Eklemlenmek"ten pek bir şey anladığımı söyleyemem. Reddiye de çoğu zaman yapay ve zeminsiz olabiliyor. On yılda, yirmi yılda reddedilecek öyle fazla bir birikim olabileceği de kuşkulu. Daha çok iktidarlar çarpışıyor sanırım. Birileri birilerini dergilerine, seçkilerine, antolojilerine almıyor. Tam bir kör dövüşü. Aradan bir Yusuf Hayaloğlu ve benzerleri sıyrılıp milyarları topluyor. Bizimkilere taktik öğretmeye kalkışıyor. Halktan nasıl kopulmaz, kendilerinden başkasının okumadığı antolojilerde yer almakla nasıl şair olunmaz vesaire. 90'ların, benim önemsediğim en karakteristik yanı bu oldu. Hem de ciddi bir kopuş ve ret. Hep ikinci adamlığı benimsemiş popülist eğilim sesini yükseltti, iktidara oynadı. Bütün bunlardan sonra şu kanıya vardım: Şiir artık ödünç aldığı her şeyi iade etmeli, her türlü gündem tutma politikasının yedeğinde iktidara oynamaktan vazgeçmeli, kendi hayat alanına geri çekilmeli. Yoksa muhalefet yapamayacak kadar borçlanacak iktidar ilişkilerine.

G. C.: 80'lerin 90'ların şiiri denebilecek "blok" bir şiirden söz açılabilir mi? Sanmıyorum doğrusu... Soru, eleştiri diliyle belirtecek olursam "toptancı" bir yaklaşıma dayanıyor. Dün olduğu gibi bugün de "blok" halinde yazılan bir şiir değildir "günümüz" şiiri. Deyim yerindeyse bir eğilimler toplamıdır.
Bırakalım 80'li, 90'lı şiir gibi adlandırmaları da, kimsenin hakkını yemeden, eğilimleri ve temsilcilerini tek tek belirleyelim. Çok eğilimli bir şiir günümüz şiiri... Onlarca dergide, yüzlerce kitapta izini sürmek gerekiyor ki, sonuç almak çok zor. Enerji ve sabır gerekiyor.
Şiirin "altın" ölçütünü uygulayarak -ama mutlaka eşitsizlik üreterek- 90'ların şiirini elde etmek niyetiyle, bütün eğilim şairlerini birden hizaya ve sıraya sokmak abes kaçıyor. Sözgelimi, İslamcı "Müslüman" şairleri, hangi kuşak şablonuna oturtacaksınız? Fanzin dergilerinde yer alan uçuk kaçık şairleri hangi kuşak torbasına atacaksınız.. Kurumsal edebiyat, her on yılda bir kendine çekidüzen vermek, "sivrileri" yontmak, törpülemek ister; ama şairin derdi değil ki böyle kurumsal işlemler...
Eleştirmenden de bir düzine şairi, tespih çeker gibi sınıflandırması, tasnif etmesi vb. bekleniyor. Akıllı adamın işi değildir bunlar, ama gönüllüsü de yok değil. Şairlere daha pek bir yakışıyor bu "sen-ben-bizim oğlan" kuşağı yaratmalar!
Özetle ülke şiirine, kurmaca bir kuşak şablonuyla yaklaşmayı bırakalım artık. Son yirmi yılda Türkiye şiirinden bir kuşak çıkmadı; ne 80'li yıllardan, ne de 90'lı yıllardan. Hele, bugünün koşullarında kuşak filan sökmez, olağanüstü parçalanmayı, darmadağınıklığı anlamaya...
Hürriyet Gösteri dergisi, "90'lı yılların şiiri" adıyla bir dosya hazırlamıştı, 1997 yılının Kasım'ında. Daha doğrusu, "taşeron" bir ekibe sipariş vermişti. Onlar da, "90'lı yılların şiiri" diye bir düzine prematüre şaire erken doğum yaptırdılar. Onlara göre, "90'lı yılların şiiri"nden şu adlar sorumlu: Ayhan Kurt, enderemiroğlu, Çağatay Aydın ve diğer "Beyoğlu" şairleri...
Birkaç ad da ben verebilir miyim? Arzu K. Ayçiçek, Zeynep Kurada, Haydar Ünal, Çiğdem Sezer, Devrim Dirlikyapan, Kuvvet Yurdakul, Özlem Sezer, Eren Aysan... Yani Ankaralı birkaç şair.
Demek ki "dışarıda" bırakılan adlarla "90'lı yılların şiiri" adıyla birkaç "dosya" daha rahatlıkla oluşturulabilir. Her eğilim kendi "dosya"sından sorumlu olacak, başka bir çare yok sanırım. "Dosya" meraklılarına bırakalım bu işi, şiiri "legalize" etmek onların üzerine vazife anladığım kadarıyla. Şairi ve şiiri "şimdi"kinden daha farklı düşünmenin yollarını mutlaka arayıp bulacağız. Değilse, "önüm arkam, sağım solum, kendi arkadaşlarım; sobe!" diyeceğiz.

(Şiir Odası, Sayı: 12, s. 6-12, Aralık 2000)

SÖYLEŞİLER

--- "İbrahim Baştuğ'la Kavis Üzerine", Mevsimsiz, Şubat 2004.

--- "İbrahim Baştuğ İle Söyleşi", Kaçak Yayın , Sayı: 7, s. 56-60, Kasım 2003.

--- "12 Eylül'ün Savurduklarına", Tempo, 27 Mart-2 Nisan 2003.

--- Ankete Yanıt, Zin&Har, Mart 2003.

--- "Anlaşılmayan Hiçbir Şey Aşılamaz", Aydınlık, s. 28, 11 Şubat 2001.

--- Son Dönem Türk Şiiri Üzerine Eleştirel Söyleşi, Şiir Odası, Sayı: 12, s. 6-12, Aralık 2000.

--- "Dil Bir İletişim Aracı Olduğu Kadar, İletişim Engelidir de", Virgül, Sayı: 32, s. 62-64, Temmuz 2000.

--- Yayımlanmamış Bir Söyleşi, Mayıs 2000.

--- "Köz'ün Alıp Götüren Sıcaklığı", Nokta, s. 56-57, 14-20 Mayıs 2000.

--- "Postmodern Medyatörlük", Lodos, Sayı: 1, s. 17-19, Şubat-Mart 1998.

--- "Adeta Tapınarak Okuyoruz Anlayarak Değil", Aydınlık, Sayı: 542, s. 28, 7 Aralık 1997.