İbrahim Baştuğ:


"Dil Bir İletişim Aracı Olduğu Kadar,
İletişim Engelidir de..."


Daha önce Çalınmış Kuyuları Babil'in ve İpteki Kareler adlı iki şiir kitabı yayımlanan İbrahim Baştuğ'un üçüncü kitabı Can Yayınları'nın şiir dizisinden çıktı. İbrahim Baştuğ ile yeni kitabı Köz ve şiir üzerine söyleştik.

Köz'deki şiirler ilk okuyuşta, belki biraz da rubai tarzında yazılışının getirdiği bir önyargıyla okuyanda "mistik" bir izlenim bırakıyor. Kuşkusuz imgeler de bunu destekler bir görünümde. Bir şiirinde bedeni kale olarak gösterip bedenin içlerinde başka bir şey, diyelim bir "ruh" ya da "tin" olduğuna işaret ediyorsun. Belki iki dize sonra "içe doğru bir boşluk"tan söz etmesen ve bu boşluğu bir başka boşluğun, ötekinin kalesinin içindeki şeyin dolduracağını söylemesen, çok farklı çağrışımlar yaratacak.

Tespitine katılıyorum ama adlandırma konusunda şerh düşmem gerekiyor. Şunu öneriyorum: "Mistik"i gördüğün yerlere "metafizik"i koyarak düşün bir kez. Metafizik, mutlak bir dinsel somutlamadan çok, zengin düş(ün)sel soyutlamalara açılıyor. Bilgiyle/bilimle açıklayamadığımız birçok şey hâlâ metafizik bölgede. Duygudan/sevgiden bahsederken aklın ipi çok bir işe yaramıyor örneğin. O kadar işe yaramıyor ki, Tanrı'yı yok eden akıl Tanrılığa soyunuyor. "Yaratıcı Tanrı"nın yerine tüm insanlığı koyan pozitivizm XX. yüzyılın başında bir tür din oluyor. Bu din örneğin Brezilya'da kabul görüyor ve hatta bir ara resmen devlet dini oluyor. "Ruh" ya da "tin"e doldurulan içerik de bu bağlamda akıldan çok metafizikle ilgili. Hatta mitolojiyle… Saat kadranlarına sıkışıp kalan günlük akışta hiçbir yere kaçamamak ve kendine/sevdiğine doğru bir kaçamak için topluiğne deliği kadar bir çıkış bulamamaktan artık çıldırma noktasına geldik. Akıl, sinir uçlarımızla oynamakta çok ustalaştı.

Vietnamlı bir Zen üstadı, cinselliği "ten ile tinin muhabbeti" olarak tanımlar. Köz'de de bu izleğe sıkça rastlıyoruz. Örneğin ölümü "tenin ve tinin" boğulması olarak tanımlamışsın. "Ten"den yola çıkıp "tin"e ulaşmak Mevlana'da ya da Uzakşark felsefe ve inançlarında bulabileceğimiz bir yöntem. Senin şiirindeyse farklı bir karşıtlık var. Aynı rubaide "ten ile tin" boğulurken, "şaraptan ve ekmek"ten de uzak düşüşümüzün yası var. "Bu ölüm" diyorsun. "Ekmek ve şarap", "ten ile tin" arasındaki bir dolayım mı, yoksa "ölüm"ün karşısındaki (ya da ölüme kadarki) hayatın ta kendisi mi?

Ten kapıdır desem bir şey anlaşılmayacak. Öncelikle, "ten" derken, bir sevgi öznesini kastettiğimiz şerhini düşelim. Ten derken, kemandan yayılan ses titreşimlerinin ta kendisinden bahsettiğimizi belirtelim. Bakışların "anlam"ı, bizim için dönüştürücülüğü ve kemandan yayılan titreşimin bizi davet ettiği iklim. Kemandan yayılan titreşim nasıl bizi yakaladığı/tutkunu ettiği noktada ezgi oluyorsa, ete kemiğe bürünmüş âdemoğlu/kızı da içteki tınıyı yansıttığında can oluyor. Can yongası oluyor. Candan bir parça oluyor. Bugünümüzü esir alan üretim ilişkisinin Batı kültüründe çıkması tesadüf değildir. Anlamsız bir üretme hastalığını körüklemek için kutsanıyor çalışma. Doğadan her an biraz daha uzaklaşarak, doğaya ve kendimize yabancılaşarak ürettiğimiz nesnelere tapıncı yücelttiğimiz bir yaşama düzeni esir aldı bizi. Buraya kadar tamam. Klasik Doğu düşüncesinin genel izleği. Ekmek ve şarabın, ten ve tini karşılayan bir paradoks olması kaçınılmaz ama bu çok basit olurdu. Tarihsel maddeciliğin, Engels'in ve Marx'ın, insanın bütün insani yönleriyle kendini gerçekleştirmesi "ütopya"sını haykıran sesine haksızlık olurdu. İşte bunun için ölüm öyle mistik bir alan falan değil. Yaşam denen madalyonun yapışık tersi, o kadar. Ama asıl acı olan yaşarken yaşayamamak. Yas ise insan muamelesi görme isteğinin dünya ölçeğinde ciddi yenilgi almasıyla ilgili. Türkiye ölçeğindeyse yığınlar hâlâ en temel haklarının bile ayırdında değil. Yönetenler sanki ilahi bir zırhla geziyor.

Bir başka rubaideyse şu var; tılsım. "Ten ile tin" arasındaki ilişkide olduğu kadar, "ten" ile "sevgilinin teni" arasında da. İki "ten" karşılaştığında nasıl ve neye dair bir tılsım ortaya çıkıyor?

"Tılsım", büyüsel değer taşıyan kimi nesneler için kullanılır Anadolu'da. Muskaya da tılsım denir. İslami inançtan çok öncelere, Şamanist döneme dayanıyor belli ki. Doğaüstü kimi güçlerin somutlanması, bir nesneye atfedilmesi yani. Ve asıl önemlisi doğaüstüyle ilişkiye geçmek değil de, yaşamla ilgili somut birtakım dertlere çare arayışıdır. Sevgilinin tenini de öteki tenler arasında ayrı kılan, tılsımlı kılan bir şey var kuşkusuz (şeytan tüyü belki, kim bilir!). O teni anlamlı ve özel kılan içerik! Ona yönelişi sağlayan bir büyülü yan. İki tenin karşılaşmasıyla, birbirinin, eski söyleyişle derununda bulduğu "bulunmazlık" sanırım iki teni birbirine tılsımlı kılan. Bu tılsım, mıknatıs gibi birbirini ne kadar çekiyorsa başka tenleri de o kadar itiyor.

Bir tespit yapmak istiyorum senin şiirinle ilgili. Sanki ilk kitabın Çalınmış Kuyuları Babil'in'de ses, ikinci kitabın İpteki Kareler'de görüntü ve son kitabın Köz'de düşünce öne çıkıyor. Hatta Köz'ün bir tür kozmogonisi var sanki. Öncesi ve sonrasıyla birlikte hayata dair bir tasarım belki. Ama klasik gizemci kozmogonilerden, kutsal kitapların kozmogonilerinden farklı bir tasarım sözünü ettiğim. Örneğin, bir dörtlüğünde yaşarken anlamı ertelediğimizde, "tabuta koyup götür"eceklerinin "ölüm" olmayacağını, "duran bir saatin sureti" olacağını söylüyorsun. Bu dizelerden, "anlam" sorununa yanıt bulamadığımızda (belki de yanıtımızla uyumlu yaşayamadığımızda) zaten mekanik bir şey olan hayatın (saatin) duracağını, bir zaman sonra durmuş bile olsa onun aslını da yitirip suretiyle kalakalacağımızı anlıyorum. Peki Köz'ün -varsa- kozmogonisinde "anlam" nerede?

Köz "yolun yarısı"nı, otuz beş yaşı aşmış olmanın psikolojisiyle ister istemez bir hayat muhasebesine, anlam sorgulamasına eğilim taşıyor olabilir. Geriye dönüp şöyle bir bakmak, geleceğe dair planları da ekleyince kozmogonik (evrendoğumsal) soruları da gündemine alıyor. İnsan, kendisine dayatılan dış evren karşısında, onu tartımlayan bir iç evren oluşturuyor bence. Bu ikisinin çatışması ise hayat hikâyemizmiş gibi geliyor bana. Olmasını istediklerimiz ve olanlar. Doğal olmayı çok önemsedim hep. Doğada olmayı çok önemsedim. Kendimi toplamına katıldığım bir kültürel çevreyle anlamlı kılacağım gibi, içimin en ücra karanlıklarıyla içinde olabileceğim doğal akışın sesini yitirmemeye çalıştım. Bence madde ve mana/anlam yapışıktır birbirine. Ne biri öncedir ne öteki. Biri olmadan öteki olamaz. Şunu da itiraf etmeliyim ki bu, bizimki gibi toplumlarda bıçak sırtında olmakla eşanlamlıdır. Zira toplumsal yaşamımız "haklar" üzerine değil "güçler" üzerine kurulu. Sizi her şeyinizle kendi malı görmeye alışmış, iç içe geçmiş yığınla "getto" var. Köz'deki "anlam" belki bu koşullar altında yaşamanın "anlamsızlığı"dır.

Hayatı Sevgili'yle girilecek bir ilişki dolayımında anlamlandıran dizelerinde de bir aşk tasarımın var. Sevgili'ye yürümenin "arayış", Sevgili'yle yürümenin "bulma" ve Sevgili'de yürümenin "olma" olduğunu bilmekten söz ediyorsun. Bu Sevgili de, bütün dörtlüklerinde kanlı ve canlı. Bir başkası olmakla birlikte aşkın bir şey değil, bizimkine benzer boşlukları olan bir insan!

İçine doğduğunuz toplumun, kültürün belli momentleri var. Bunlar karşısında tavrınızı belirlemeniz gerekiyor. Yoksa bir bakmışsınız kuklası olmuşsunuz savruluşun. Köz, İslam kozmogonisine açık göndermeler içeriyor. Bu kozmogoniye karşı sorularım var. Her din gibi İslamiyetin de felsefi boyutuyla kılgısal boyutu arasında ciddi uçurumlar olması, ciddi açmazlara götürüyor insanı. Düşüncede "sevgi dini" olan, pratikte birden kin dinine dönüşüveriyor. Uzağa gitmeye gerek yok, 1993'ün 2 Temmuz'unu hatırlayalım. Sivaslı olmaktan tiksindiğim günler yaşadım. İsmet Özel'in "entelektüel" tavrı karşısında kanım dondu. Şimdi anlıyorum İsmet Özel'in bir tür altkültür kompleksinin etkisiyle öyle davranmış olduğunu. Marjinal sol gibi marjinal sağ da cumhuriyet rejiminin getirdiği insan ve toplum tanımını aşma konusunda yetenekli davranamadı, garip bir altkültür angajmanı içine girdi. Komplekslerimizden kurtulmamız gerekiyor. Batı karşısında da İslamiyet ya da daha genel anlamda Doğu karşısında da. Ancak o zaman bunların toplamından yeni bir kurguya gidilebilir. Şiirimde tespit ettiğin "arayış" İslam kozmogonisinde "ilahi aşk"ı bulmanın aşamalarını bir analojik gereç olarak kullanmamdan başka bir şey değil. Tasavvufa göre Sevgili mutlak bir ulaşılmazlık noktasında durur. Onda olma hali yanmayla eşanlamlıdır. İnanışa göre bir tek Muhammed bu kavuşmayı yaşamıştır. Başkasının yaşaması da çok imkân dahilinde değildir. Zira Muhammed, bir hadise göre kendisine "sen olmasaydın, sen olmasaydın gökleri yaratmazdım" denilendir. Ben Hallac burcundanım sanırım. Kavuşmayı etimde, kanımda duymak istiyorum; "ve sevgilinin de sende yürüdüğünü bilmektir aşk" dediğime göre! Ama keder de yoldaşımızdır hani...

Bir de ölüm var. Onu da canlılığın bütün görünümlerinin (etin, soluğun, kanın, şehvetin) ilk dört maddeye (toprağa, havaya, suya ve ateşe) koşuşu olarak nitelendiriyorsun. Bu ilk dört maddeden hayat yeniden filizlenecek. Bu denli hayata vurgu yapan bir kozmogoni Köz'ün kozmogonisi. Hepsinden öte, hayatın hakkının da ancak "el, ayak, dudak" bir şeylerin "farkında"ysa verileceğine yaptığın vurguyu önemsiyorum ben. Peki, neyin farkındalığı bizi daha yaşam dolu yapabilir; ya da neyi yitirdiğimizde durur saat?

İpteki Kareler'in XII. karesi şöyle; "yanında zehir taşıma artık/ ışıkları söndürüp uyumaya alış/ bir tılsımdır yaşamak sevinci. zar ince/ uç arılıklarında. itaate alışmamış ümitlerinde". Ölümü bir zehir gibi yanımda taşıdım bir ara. Sonra bu tehditle yaşamaktan sıkıldım. Bir süre ölümle yaşam arasındaki ince sınırda bocaladım. Zor seçimdi. Ama ölüme rağmen yaşamaktan kurtuldum. Geriye yalnızca yaşamak kaldı. Ölüm vardı nasılsa. Yaşamak ve yaşadığının ayırdında olmak; su içerken, toprağa basarken, elin bir başka ele, dudağın bir başka dudağa değerken…

Bir de şu sorunla ilgili Köz'deki şiirler: İfade ve dil. Derdini anlatır ve kâğıda dökerken, "dil denen süslü çalçene papağan" şairin tek yardımcısı, yoldaşıdır; sense baştan "şaraba dokunabilir mi dil?" diye sorarak dilin imkânsızlığına işaret ediyorsun. Bunu bilen ve düşünen birisinin şiir yazması (hatta konuşması) paradoks gibi görünebilir, ama şiir dile yeni bir imkân sunmaktır belki de.

Dil bir iletişim aracı olduğu kadar, iletişim engelidir de. Dünya, kamplara kavramlarla bölündü. Sözün yapıcı olduğu kadar yıkıcı bir etkisi de var. Çoğu zaman daha ağzımızdan dökülürken pişmanlığa düştüğümüz şeyler söyleriz. "Dilim kopsaydı da söylemeseydim" deriz. "Dil yarası" başka hiçbir yaraya benzemez. Anlatmaya, söylemeye çalıştığımız kimi şeyleri dille ifade etmekte zorlanırız. Hatta bazen olanaksızdır da. Hele o dizeyi alıntıladığın rubaideki gibi mirac benzeri bir buluşmaysa söz konusu olan, dil bayraklarını toplayıp ricat etmelidir. Şiirin aşktan, dilin de şiirden öğreneceklerinin ortaya çıktığı andır.

Kitabın son rubailerinde, söz ile yazı arasında bir ayrım yapıyor ve "yazım yazgımdır" diyorsun (dedirtiyorsun hattata). Söz yazıya dönerken değişen ne? Kalemin yazdıkça tükenmesi ve "başını bıçağa uzatması" gibi bir şey mi şiir? Baştan böyle bir sonu bilerek ve bildiğimiz halde seçtiğimiz bir şey mi, yaşamayı göze aldığımız bir macera mı aşk ve şiir?

Tarihin yazıyla başlatılması onu her ne kadar söz karşısında bir adım öne geçirmiş olsa da yazı suretidir sözün. Sözün ses adlı silahını yabana atmamak gerekir. Ama sözlü kültürün kaçınılmaz gereçleri olan kolay ezberletici ölçü, uyak ve kalıpsözlerden de kurtarmak gerek artık sözü. Madem ki yazı var artık, türküler senfoninin zenginliğine taşımalı o güzelim ezgilerini… Hattata gelince, tanığıdır aşkın. Hattatlar bilir, kalemle kâğıdın nasıl bir hasretin iki ucu olduğunu, çünkü mürekkebin kuruma sürecine onlar tanıktır. Ve mürekkebin kıvamı gerektirdiğinde kanlarını katarlar hiç düşünmeden. O, en yakın tanığıdır kalemin kâğıtla her buluşmadaki eksilmesinin. Belki bundandır; divitten yonttuğu talaşı biriktirir hattat bir ömür boyu. Sonra gün gelir yazı biter (izi kalır). Hattatın bir ömür boyu biriktirdiği talaş son suyunun ısıtıldığı ateşe atılır. Aşkın dişilliği belki bundandır. Hattat gider, yazı biter ama kâğıttaki iz bir zaman daha elden ele dolaşır. Köz'deki hali gibi hattatın; "Aşk biter, izi kalır".

Belki bu sorumun yanıtı daha önceki yanıtlarında da gizli ama bir kez daha sormak istiyorum: Türkiye şiir geleneği çok geniş sayılacak bir yelpaze. Bu geleneğe bütünsel olarak da pek bakılmaz. Senin şiirin bu geleneğin hangi uğraklarından geçip geldi bugüne?

Önce şunu netleştirmek gerekiyor: "Gelenekçi" kavramı bizde, bir ağababanın himayesine giren genç şairler için kullanılmış ve yıpratılmış durumda. Batıda birkaç yüzyıl önce konmuştur birinin sanatının böylesine "takipçisi" olmanın adı; "artisan"lıktır bu. Gelenek, bir ucu geleceğe açık bir akış içinde olmalı. Benim şansım, Tanpınar, Yusuf Atılgan, Stendhal, Ferit Edgü, Andre Gide, Heinrich Böll, Dostoyevski, Steinbeck, Kafka başta olmak üzere önüme pek çok dünyalar açan lise edebiyat öğretmenimdi. Huzur'u, Aylak Adam'ı, Kızıl ile Kara'yı, Bir Gemide'yi, Dünya Nimetleri'ni, Palyaço'yu, Suç ve Ceza'yı, Fareler ve İnsanlar'ı, Değişim'i okuma şansıydı bu. Ve asıl önemlisi onlar üzerine konuşma. Benim mimarım Sevim Kolkır'dır (adının şiir piyasasında hisse değeri olmadığı için rahatlıkla anıyorum onu). Üniversitede öğrendiğim Osmanlıcanın getirisi, böyle bir temel olmasa rahatlıkla dezavantaj olabilirdi, lüzumsuz angajmanlardan ötürü. Lisedeki resim öğretmenim Nursel Kültür'ü unutmak büyük haksızlık olur. Onların tornasından geçmiş olmasam, Recaizade Mahmud Ekrem'de takılıp kalmış, sonrası hakkında hiçbir fikri olmayan, örneğin Ferit Edgü'yü "dünkü çocuk" diye niteleyip tanımamasını haklı çıkarmaya çalışan profesörler elinde halim nice olurdu!

Sen şiir yazmaya yanılmıyorsam 1980'lerde başlayanlardansın. '80'ler şiir üzerine tartışılan bir dönemdi, farklılığın altı -biraz kaba da olsa- çizilir, farklı görüşler yarışırdı. Ama '90'lar bence medya hâkimiyeti altında farklılıkların üzerinin örtüldüğü, medyada yer bulma kaygısının şiir tartışmalarının önüne geçtiği, tuhaf ittifakların kurulup kurulup dağıldığı bir dönem oldu. Açıkçası 2000'lerin nasıl bir şiir ortamı getireceği konusundaysa öngörüde bulunamıyorum. Senin bu konuda öngörülerin var mı?

İnsanlar günlük akışın hayhuyu içinde fizik olarak da kendilerine yakın olanı görüyor, gruplaşıyorlar. Bu daha çok '80'li yıllar için geçerliydi. Ortak bir sanat pratiği olmayanlar peşinen kuşak ya da akım ilan ettiler kendilerini. Tutmadı; yapaydı çünkü. '90'larda bu yapay dayanışmalar dağıldı, büyük sermayenin müdahalesi ister istemez pragmatik olacaktı, öyle oldu. Kârı öngörmeyen sermaye yoktur. Onlar da kısa zamanda kolay pazarlanıp kârı katlayacak starlar üretmenin peşine düştü. Şairler orta yerde "benim kötü yazma lüksüm var" deme noktasına varasıya yabancılaşabildi sanatına! Televizyonun etkisini de unutmamalı. Son on yılda yaygınlaşan TV ve radyolar bütün kültürel alanla birlikte şiirde de vasattan yana estirdi rüzgârı. Bu tür bir vasat hâkimiyetini bizden elli yıl önce yaşayan Batı için Mac Luhan "media is medium" tanımını yapmıştı. Daha bir süre vasatın hâkimiyetinin süreceği anlaşılıyor. Özgün olmayan, genelgeçer duyarlığın yükselişi önümüzdeki birkaç yılda doruğunu yaşayacağa benziyor.

(Behçet Çelik, Virgül, Sayı: 32, s. 62-64, Temmuz 2000)


SÖYLEŞİLER

--- "İbrahim Baştuğ'la Kavis Üzerine", Mevsimsiz, Şubat 2004.

--- "İbrahim Baştuğ İle Söyleşi", Kaçak Yayın , Sayı: 7, s. 56-60, Kasım 2003.

--- "12 Eylül'ün Savurduklarına", Tempo, 27 Mart-2 Nisan 2003.

--- Ankete Yanıt, Zin&Har, Mart 2003.

--- "Anlaşılmayan Hiçbir Şey Aşılamaz", Aydınlık, s. 28, 11 Şubat 2001.

--- Son Dönem Türk Şiiri Üzerine Eleştirel Söyleşi, Şiir Odası, Sayı: 12, s. 6-12, Aralık 2000.

--- "Dil Bir İletişim Aracı Olduğu Kadar, İletişim Engelidir de", Virgül, Sayı: 32, s. 62-64, Temmuz 2000.

--- Yayımlanmamış Bir Söyleşi, Mayıs 2000.

--- "Köz'ün Alıp Götüren Sıcaklığı", Nokta, s. 56-57, 14-20 Mayıs 2000.

--- "Postmodern Medyatörlük", Lodos, Sayı: 1, s. 17-19, Şubat-Mart 1998.

--- "Adeta Tapınarak Okuyoruz Anlayarak Değil", Aydınlık, Sayı: 542, s. 28, 7 Aralık 1997.