Geleneksel, özgün ve modern dizelerin sahibi İbrahim Baştuğ ile:


Köz'ün Alıp Götüren Sıcaklığı


Can Yayınları, yeni şiir dizisinde farklı ve nitelikli seslere kulak vermeye devam ediyor. Bu seslerden biri de İbrahim Baştuğ. Baştuğ, kendine özgü edebiyat anlayışı ve duyarlılığı ile özgün, derinlikli, nitelikli ve rubai tadında dizeler oluşturmuş. Gelenekten aldığını, bugüne taşımayı amaçlıyor.

Şair İbrahim Baştuğ, edebiyat dünyasına ilk adımı Milliyet Yayınları'nın 1985'te yayımladığı Genç Şairler Antolojisi'nde yer alan şiirleriyle attı. Edebiyat Dostları'nda yayımlanan şiirlerinden sonra Ankara'da Layka, Edebiyat ve Eleştiri ile Varoş dergilerinin kurucuları ve sürekli yazarları arasında yer aldı. Ayrıca 1996 yılında Amerika'da Indiana Üniversitesi tarafından yayımlanan "An Anthology of Turkısh Literature" adlı antolojide, şiirleri okuyucu ile buluştu. İstanbul'da yaşayan ve Atlas dergisinde editörlük yapan Baştuğ'un ilk kitabı Çalınmış Kuyuları Babil'in 1989'da, ikinci kitabı İpteki Kareler 1995'te, üçüncü kitabı Köz ise geçtiğimiz ay Can Yayınları tarafından yayımlandı. İbrahim Baştuğ ile Köz üzerine söyleştik...

Nokta: Köz ne zaman başladı, bitti mi, devamı gelecek mi?

Baştuğ: Köz, 1994 Ağustos'unda başladı. Hayır, bitmedi, çünkü bu kitaba girmeyen dörtlükler de var, son anda dizgi sırasında yazılıp giren dörtlükler de. Başka bir adla devamı gelecek sanırım. Yayınevi 64 sayfa ile sınırladı, yoğun şiirler olduğunu düşündüler.

Nokta: Kitabın adı neden Köz? Köz, hangi imgeyi karşılıyor?

Baştuğ: Dörtlükler yazılmaya başlandığında "Eş İm'e Dörtlükler"di. Zaten dergilerde de bir kısmı öyle yayımlandı. Daha sonra bütün şiirlerde bir ortak imge olduğunu ve bu imgenin de köz olduğunu düşündüğümden adını Köz koydum. Kitap yayımlanma sürecine girmeden önce dörtlükler numaralıydı. Kitap bağlamı oluşurken isimlerini buldular. Köz imgesinin ne olduğuna gelince… Bence onu okur bulmalı. Kitapta köz adlı bir şiir yok, köz genel bir imge. Okurun sınırlandırılmaması gereğine inanıyorum.

Nokta: Şiirler dörtlük mü, rubai mi? Nasıl isimlendiriyorsunuz?

Baştuğ: Klasik anlamda dörtlük de değil, rubai de. Dörtlük Halk Edebiyatı'nın nazım biçimi, rubai Divan Edebiyatı'nın. Belli formları, uyak ve ölçü düzenleri var. Köz'de bunların hiçbiri yok. Ama tematik açıdan, rubai ile bir akrabalığı olduğu söylenebilir. Ayrıca dört dizeden oluştuğu için bir anlamda da "dörtlük". Rubai de, Arapça dörtlük demek aslında. Bu şiirlerin farkı gelenekten aldığını bugünkü şiire taşımayı amaçlaması. Gelenekten yararlanırken, ona yapışmamak gerekiyor. Ama geleneğin ne olduğunu bilmeden bir gelecek tasarlamak da olanaksız.

Nokta: Bu üçüncü kitabınız. Edebiyat dünyasında ya da şiir dünyasında belli bir yeriniz var. Bu yerin tanımını yapar mısınız?

Baştuğ: Açıkçası edebiyat dünyasındaki "yer"imi hiç önemsemiyorum. Şiir diğer edebiyat türlerine göre daha özel bir alan. Okuru daha özel ve sınırlı. Şiirin okur profili o kadar savruktur ki... Çok popülerleşmiş, şarkı sözü düzeyinde yaygınlaşmış olan ürünleri okuyan da şiir okuru, çok marjinal şiirleri okuyanlar da... Bu açıdan bakıldığında, benim şiirimin nerede olduğu, benden çok eleştirmenleri ilgilendiriyor.

Nokta: Diğer iki kitap bir tür "içe yolculuk" şeklindeyken, Köz daha çok sevgiliye yazılmış şiirlerden oluşuyor ve diğer iki kitaba göre daha anlaşılır. Bu farkın nedeni; şiirinizi anlaşılır kılma çabası mı, yoksa bir olgunlaşma mı?

Baştuğ: Aslında Köz'deki şiirlerin dize kuruluşu öncekilerden çok farklı bir yerde değil. Kolay, ilk okumada anlaşılır gibi görünmesi, daha çok şiire nereden bakıldığı ile ilgili. Ben şiirin illa anlaşılması gerektiğine inanmıyorum. Yalnız anlamak için okunmuyor bence. Ya da ben okuduğum şiirlere öyle bakmıyorum. Şiirinde bas bas bağıran şair sesini sevmiyorum örneğin. Çok arkalara bir yere saklanmalı şair. Eritmeli varlığını. Öte yandan şiir biraz da müziktir. Yabancı dildeki bir şarkıyı, bir senfoniyi, bir saz semaisini çoğu zaman "anlamadan" dinliyoruz. Gerçekten bir şey anlamıyor muyuz? Şiirde de böyle bir ritim vardır. Anlamla birlikte sözcüklerdeki büyü de bazen insanı çeker. Sözcüklerle, bilinç düzeyinde yakınlıklar ya da düşmanlıklar kurabilirsiniz. Diğer türlerden bu özelliğinden dolayı da ayrılır. Ayrıca kitabın dörtlüklerden oluşması (yani tema belli, tematik dağınıklık yok) anlamayı kolaylaştırıyor olabilir. Divan Şiiri'nde, rubai de ilk okunduğunda yalın gibi gelir, ama aslında kültürel boyutu farklıdır.

Nokta: Okuyucunun şiiri daha iyi yorumlayabilmesi için şairin hikâyesini bilmesi gerekiyor, bize hikâyenizi anlatır mısın?

Baştuğ: Yaşamımın yazımı etkilemiş olması kaçınılmaz tabii. Dokuz yaşında Sivas'tan İstanbul'a geldiğimde, çok iyi hatırlıyorum yaşıtlarım konuşmamla dalga geçmişti. Belirgin bir aksan farkım vardı. İlkokul dördüncü sınıftaydım, çok kısa süre içinde konuşmamı değiştirmeyi başarabildim. Belki bundandır, dile tutkunum ben. Şiir yazıyor olmam da, dile olan tutkunluğumdan kaynaklanıyor zaten. Çünkü ben yalnızca bir şeyler anlatmak için yazmıyorum. Yazmanın kendisi her ne kadar araçsa da, o aracı kullanmaktan tutku derecesinde zevk alıyorum. Ama hiçbir zaman başımdan geçenleri öne çıkararak yazmadım. Şiirde günlük konuşma dili, günlük makale dili, gazeteci dili kullanmıyorum. Belki onun için anlaşılmaz bulunuyor. Türkçenin çok güçlü bir şiir birikimi var. Bundan haberdar olup, o tadı alınca kötü işin peşine düşemiyorsunuz. Popüler olmak adına vasat işler üretenleri okumaktan hiçbir zevk almadığımı itiraf etmeliyim. Şiir serüvenim boyunca özgün bir dil kurma çabası içinde oldum.

Nokta: Bir de Ankara macerası var...

Baştuğ: Evet, 16 yıl Ankara'da yaşadım. Üniversite için gitmiştim. Okul gereğinden uzun sürdü. Edebiyat bölümünden diploma alırken, bölüm başkanı şaşırdı. Beni misafir öğrenci sanıyormuş. Birçok başka bölümden dersler aldım: Dilbilim, Tarih, Halkbilim ve Alman Filolojisi gibi. Ara vermeler, atılmalar sonra. Arada tiyatro maceram oldu. Bazen günübirlik işlerde çalıştım. Diplomayı aldığım yıl memuriyete başladım. Altı yıl sürdü. Sonra İstanbul çekti. İlk iki kitap, Ankara'da yayımlandı.

Nokta: Günümüzdeki şiir anlayışını ya da algılayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bazıları sırf moda diye, bir şiir kitabını elinde taşıyor veya okuyor...

Baştuğ: İnsanları, yetiştikleri çevre belirliyor. Ama Türkiye için şu rahatlıkla söylenebilir: Herkes bir dönem şiir yazmıştır, herkesin mutlaka bir kenarda birkaç şiiri vardır. Ama çok ilginç, her evde bir şiir kitabı bulmak da, o kadar kolay değildir. Şiir çok yazılan, az okunan bir tür. Bu yüzden düzeyli bir şiir beğenisinin yaygın olduğunu söyleyemeyiz. Gece yarısı radyoda okunan şiirler, bir bakıma popüler kültür malzemesi oluyor. Radyo mikrofonunda okunan şiirin dinleyici üzerinde yaratacağı etki, şiiri önceden bilmeyen, kafasında gezdirmemiş birine, şarkı sözünün yarattığı etkiden fazlasını vermez. Bu kadar çabuk tüketilemez şiir! Bu durum, bir kültür seviyesinin yansımasıdır. Ayıpsanacak bir tarafı yok, günlük hayatın normal akışıdır. Bu akış içinde nitelikli ile niteliksizi birbirinden ayırt edecek seviyede sanat kültürünü eğitim sistemimiz veremiyor. Ekonomide "orta sınıf yok" denir, kültürde de bir "orta"dan söz edemeyiz. Ya çok kültürlü ya da kendini öyle zannedenler var. Onun karşısında da sokak kültüründen söz edilebilir. Aradaki uçurum oldukça büyük.

Nokta: Şiir bu durumda hangi dönemini yaşıyor?

Baştuğ: Ülkemizde nitelikli şiirin okuru hep az olagelmiştir bana göre. Ama bugün medyatik etkiyle açık bir sömürü var. Televizyonlar, radyolar bir duygu sömürüsü aracı olarak kullanıyor şiiri. Kitleselleştiriyoruz derken kimliksizleştiriyorlar. Kimi stand-up'çılar ve şarkı sözü yazarlarından, şiir dersi dinlemek zorunda kalıyoruz.

Nokta: Hazır dosyalarınız var mı?

Baştuğ: Basılmayı bekleyen iki dosyam var: "Kavis" ve "Mum". "Ortadoğu" adlı bir dosya üzerine de çalışıyorum.

(Yeşim Salihoğlu, Nokta, 14-20 Mayıs 2000, s. 56-57)

SÖYLEŞİLER

--- "İbrahim Baştuğ'la Kavis Üzerine", Mevsimsiz, Şubat 2004.

--- "İbrahim Baştuğ İle Söyleşi", Kaçak Yayın , Sayı: 7, s. 56-60, Kasım 2003.

--- "12 Eylül'ün Savurduklarına", Tempo, 27 Mart-2 Nisan 2003.

--- Ankete Yanıt, Zin&Har, Mart 2003.

--- "Anlaşılmayan Hiçbir Şey Aşılamaz", Aydınlık, s. 28, 11 Şubat 2001.

--- Son Dönem Türk Şiiri Üzerine Eleştirel Söyleşi, Şiir Odası, Sayı: 12, s. 6-12, Aralık 2000.

--- "Dil Bir İletişim Aracı Olduğu Kadar, İletişim Engelidir de", Virgül, Sayı: 32, s. 62-64, Temmuz 2000.

--- Yayımlanmamış Bir Söyleşi, Mayıs 2000.

--- "Köz'ün Alıp Götüren Sıcaklığı", Nokta, s. 56-57, 14-20 Mayıs 2000.

--- "Postmodern Medyatörlük", Lodos, Sayı: 1, s. 17-19, Şubat-Mart 1998.

--- "Adeta Tapınarak Okuyoruz Anlayarak Değil", Aydınlık, Sayı: 542, s. 28, 7 Aralık 1997.