İbrahim Baştuğ İle Söyleşi
Son
şiir kitabın Kavis’ten başlayalım. Kavis’in özel bir yeri var. Diyorsun
ki, bu şiir kitabın için “Şiirlerin tümünde söz hakkı olan bir kitap”. Önce
bu
özel ilgiden başlayalım istersen...
Kavis’e
bir önsöz yazmıştım. Son cümleyi kastediyorsun sanırım: “Kavis şiir serüvenim
açısından başlangıçta da, gelinen noktada da söz hakkına sahiptir.” Şu bakımdan
söz hakkına sahip; 1989’da yayımlanan
ilk kitabım Çalınmış Kuyuları Babil’in...
Kavis’ten önceki kitabım Kül ise 2001
tarihli. Arada iki kitap
daha var. Kavis, bu dört kitap boyunca hep elimin altında bir dosyaydı.
İlk karalamaları, hiçbir zaman değerlendirmediğim, attığım, ayıkladığım şeyleri
bir kenara koyarsak, dosya bütünlüğünde daha baştan -adı da belli üstelik- bir
roman çalışır gibi çalıştım. Öyle de bir öyküsü, kurgusu var zaten kitabın, karakterleri
var... Bu nedenle diğer kitaplara hep imgelerle bağlıdır. Diğer kitaplarda olan
bazı dizeler var bu kitapta. Birebir değil tabii ki. Ama hani ne yapmış ömrü boyunca
İbrahim Baştuğ demek isteyen olur da çıkarsa ileride ona bir yardım metnidir bu
önsöz. Kavis bu anlamıyla hem bir ilk kitap, hem de kendinden önceki dört
kitaptan
sonra tamamlanması açısından son kitap olarak söz hakkına sahiptir.
Yani başta da, benim şiirimin Kavis yayımlanana kadar geldiği noktada da
söz hakkına sahip olmasının anlamı bu.
Tuhaf, yani diğer ilk kitaplar besler ya sonraki kitapları, sen son şiir kitabın için bunu söylüyorsun.
Evet, sarmal bir ilişki var burada.
Son üç şiir kitabında ortak bir şey var... Üç kitabının da isimlerinin baş harfleri “K” ve birbiriyle çağrışım olarak benzeşiyor. Nedeni var mı?
Bir şey anımsattı bu soru bana; Kavis’i yayınevine götürdüğümde İlknur Özdemir aynı şeyi söylemişti. “İbrahim sen kitaplarına tek sözcüklük adlar koyuyorsun, bir de hepsi ‘K’ ile başlıyor. Nedir bu ‘K’ takıntısı” demişti. Ben de hemen cevabı yapıştırmıştım: “İlknur Hanım 555K” demiştim. Tabii ki öyle bir şey yok, tamamen rastlantı. Köz, Kül, Kavis hepsi tek kelime ve hepsi de ‘K’ ile başlıyor. Rastlantı tamamen. Kavis çok anlamlı bir sözcük. Asıl anlamı “eğri” demek. Gökkuşağı anlamı da var eğriliğinden dolayı. Gök kavisi diye kitapta da geçiyor; kavsikuzah derler, Osmanlıcası... Kitaptaki ara başlıklardan biri de bu zaten. Bu haliyle daha başlığından başlayarak şiirimin bir eğrisi diyebilirim. Bu anlamda da şiir serüvenimin bütün aşamaları, en naif olduğu yerden en işçilikli yere kadar son kitapta zannediyorum gözlenebilir.
Hilmi Yavuz, Kül kitabının arka kapağına yazdığı yazıda “Fuzuli’nin âteş-i dil’inden kalan Kül bu” diyor... Neyi kastediyor?
Fuzuli’nin
“âteş-i dil”inden -yani bugünkü Türkçeye çevirirsek; gönül ateşi anlamına geliyor-
kalan Kül... Hilmi Bey’in Köz için yazdığı arka kapak yazısında da Ömer
Hayyam’a bir gönderme vardı. Köz ve Kül, her iki kitap birbirinin
devamı olarak benzer dörtlüklerden oluşuyor. Birinci kitapta Ömer Hayyam’ı anmıştı
Hilmi Bey, ikinci kitapta da Fuzuli’yi anmakla benim özellikle bu iki kitabımda
su yüzüne çıkan geleneksel şiirimizin dokusuna gönderme
yapıyor Hilmi Bey
zannederim...
Şiirinde tasavvufi dokular var. Bu dokular şiirini çok besliyor, bu yakınlık nereden geliyor?
Besleyen bir şey var; Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almış olmamımın getirdiği bir şey. Geleneksel şiirimizi doğru okuyabilecek ölçüde eski yazıyı biliyor olmanın getirdiği bir şey. Tasavvuf bizim hem divan şiirimizde, hem tekke şiirimizde çok belirgin hissedilen bir izlek. Divan şiirinde rubai, halk şiirinde koşuklar, dörtlükler en donatılmış biçemleri şiirin. Dolayısıyla da benim işime gelen de dörtlüklerin bu olanağından yararlanmak oldu bu iki kitap için. Kuşkusuz her iki kitaptaki dörtlüklerde imgeler çoğu zaman tasavvuftan yararlanıyor, destek alıyor. Tasavvufi bir içeriği de var.
Kavis’e dönelim istiyorum biraz, çünkü bu kitap senin şiirin için özel bir yer teşekkül ediyor...
Kavis, yayımlandıktan sonra bir arkadaşım tarafından bana imzalandı.
Şöyle
imzalamış; “Kavis’i henüz dizgi halinde iken okuma şerefine erdim. Hani
kelimeler
yetersiz kalır diye klasik bir söz vardır ya; öyle bir andı yaşadığımız.
Yan
yana oturup eskilerden söz ettik. Biliyor musun, bir daha göremeyeceklerimizi
ne çok özledim. ‘Kavis’ onları bana getirdi. Sağol arkadaşım. 04.07.03 Renan”
Dizgi düzeltmelerini almıştım yayınevinden. İşten dönerken (Aynı servis aracını
kullanıyoruz Renan’la) yanında okuyacak bir şey var mı diye sordu. Ben de Kavis’in
dizgi dosyasını verdim. Kavis’te arka kapakta da belirtildiği gibi son
ihtilalin kırdığı hayatlara bir gönderme var, bir trajik üzerine kurulu, bir toplumsal
tragedya üzerine kurulu bir “nehir şiir”. Ara başlıklara rağmen tek bir şiir aslında.
O arkadaşım da o acılı kuşağın bir üyesiydi. O anlamda dosyayı okurken o trajik
geçmişe gitti gitti geldi.
Şiir serüveninin nasıl başladığından bahsedebilir misin bize?
Milliyet
Sanat Dergisi’nde, 1983’te yazdığım bir şiir, 1984 yılının sonuna
doğru
yayımlandı. Lise sondaydım, İstanbul’dan göndermiştim. O sıra gri sayfalar vardı
ya “genç şairler” diye, sonra da gençlerin antolojisini çıkardılar. Aralık falandı
sanırım. Dergide yayımlandı. Bu arada ben üniversiteye başladım. Ankara’dayım.
Bir gün Dil Tarih’teki posta kutusuna bir tane kitap göndermişler. İlk şiir odur.
Antolojiye de girdi sonra. Çok fazla şiir yayımlamadım. Hâlâ daha çok fazla dergilerde
görünmüyorum. Edebiyat Dostları çıkmaya başladı 1987’de. Birkaç şiirimi
gönderdim. Beğenmişler, görüşmek istediler. Görüştük nihayetinde. Edebiyat
Dostları ile biraz disipline oldum. Kitaplaştırma düşüncesi mesela Edebiyat
Dostları’nda yayımlanırken
ilk aklıma gelen bir şey.
O dönemde kendine örnek aldığın “göbeğimi o kesti” diyebileceğin bir şair var mıydı, izinden gitttiğin bir isim?
Kendime
örnek aldığım şair vardı tabii olmaz mı! Çok ilginçtir, ilk örnek aldığım şair
Fuzuli’dir. Divan şiiriyle başladım denilebilir. Tabii hemen arkasından halk şiiri
geldi. Bende emeği varsa daha çok Fuzuli’nin, arkasından Karacaoğlan’ın vardır.
Köroğlu vs. öyle devam eder. İkinci kitabımı da ithaf ettiğim lise edebiyat öğretmenim,
onun tabii büyük katkısı oldu. Bu kitap aslında tek başına ona ithaf olacaktı.
Ama babam da kendini soktu. Kitap yayımlanırken babamı kaybettim. Divan şiirinin,
halk şiirinin okunmuş olması hem biraz zorlaştırdı işimi-az yazma özelliğim zannediyorum
oralara bağlı.
Yaşayan şairlerin hiçbirinden, Hilmi Yavuz dahildir buna, doğrudan
etki görmedim. Kendisi de zaten E dergisindeki bir söyleşisinde söylemiştir;
tırnak içinde söylüyorum, müritlerini yayımlamakla itham edildiği için olsa gerek
“İbrahim Baştuğ diye bir arkadaşı da yayınladık. Ne benim şiirimle ilişkisi var,
ne de benimle” diye... O da öyle bir ilişkidir. Yani Hilmi Bey’in yazdığı şiirle
de çok bağlantılı değil şiirim. Benim göbeğimi Fuzuli kesti. Karacaoğlan kesti.
Bir de hakkını yememek lazım Şeyh Galip ve Ahmet Haşim kesti.
Zor bir teknik seçmişsin çünkü...
Zor bir teknikten öte, ortada çok ciddi bir külliyat var çünkü... Bunlar damıtılmadan
kendin olamıyorsun bir kere. Bunlara rağmen kendin olman gerekiyor. Bunlara yapışıp
kalmaman da gerekiyor. Bir de şöyle bir şey var; gelenekçi değilim. Geleneği çok
önemsiyorum ama ben gelenekçi bir şair değilim. Geleneğe yapışıp kalmak, malumu
ilam dedikleri şey. Tekrar etmenin bir anlamı yok. Çünkü onlar başka bir zamanda
ve mekânda yaşamışlar. Ben başka bir zamanı ve mekânı algılıyorum. Ama sonuçta
eğer yaptığımız iş plastik bir işse, eğer sanatsa, kendimi o sanatın argümanıyla
var etmem gerekiyorsa kuşkusuz gelenekte ne varsa ondan da haberdar olmak gerekiyor.
İşte öyle bir serüvende Edebiyat Dostları’na geldik. Edebiyat Dostları’nda
şiirlerim yayımlanmaya başladı. Onların, şiir yayımlamakla yetinecek bir tutumları
yoktu. Yazı da istiyorlardı. Nitekim bir iki yazım da yayımlandı. Tabii, düz yazılarım
da vardı, ama makale vs. türünde akıl yürüterek, bir düşünce savunarak şiirin
metaforik dilinden biraz da düz yazının, makalenin, araştırma yazısının teknik
diline, onun mantığına öyle yaklaştım diyebilirim. Dosyamı hazırlamıştım ben,
o arada biz koptuk Ankara grubu olarak dergiden. Öyle kaldı.
Edebiyat Dostları’ndan
ayrılınca benim dosyam elimde kaldı. Bir iki arkadaşımın destek çıkmasıyla dosyayı
bastırdık biz. İki tane büyük senet vardı. Birini ödeyebildik. Birini halen ödemedim.
Bir matbaaya bastırmıştım. Kötü bir baskıydı. Kitap, Dönem Yayınevi’nde dizilmişti.
Oradaki çocuklar dağıtım kolaylığı açısından Dönem’in logosunu koydular. Benim
tabii dağıtım yapacak halim yok, uğraşacak halim yok. Velhasıl Dönem’den çıkmış
gibi görünür, ama aslında kendim yayımladım ilk kitabımı-bu anlamda da göbeğimi
kendim kesmiş oluyorum sanırım. Öyle arada kaldı. İkinci baskısı oldu neyse ki
sonra, 1997’de. O kitabı öyle kurtardık. İlk baskı doğru dürüst dağıtıma da girmedi,
bir kısmı ikinci senedi ödeyemediğim için matbaada kaldı. Bir kısmı Dönem Yayınevi’nin
deposunda süründü yıllarca. Sonra sokak satıcılarına verildi.
Bu on yıllık bir süreç aslında; şiirin önü kesildi. Birkaç şair dışında şiir yazılmamaya başlandı. Genç kuşaktan da şair yetişmedi aslında. Bir şekilde yayınevleri şiire ilgi göstermiyor. Daha çok romana değer veriliyor.
Doğru söylüyorsun. Bunun çok basit bir ticari nedeni olduğunu düşünüyorum ben. Şiirin tüketimi uzun zamana yayılıyor, parayı çabuk döndürmüyor yayıncısına... Hacim açısından roman okumaktan daha kolay geliyor şiir ama öyle değil. Romanı okuyan adam, romanın son derece günlük hayatı çok zorlamayan -konuşma diliyle yazılır roman- dil nedeniyle kolay okur. Romanı okurken romancıya rağmen okumaz okur. Kendini bırakır o metnin içine, onunla birlikte akar gider. Şiirde öyle değil. Şiirde hem şaire göre okumak zorunluluğu vardır, hem de şiire rağmen. Şiirin bir kere metaforik dilini çözmesi gerekir. Bu da kolay bir iş değildir. Bu anlamda ben Nâzım Hikmet’in bile metaforik dilinin okur tarafından deşifre edilmediği bir ülkede yaşadığımızı çok rahatlıkla söyleyebilirim. Bugün, şiir okuyorum diye elinde kitapla gezenlere şöyle bir bakarsak -popüler kitle açısından söylüyorum- en fazla Orhan Veli’ye kadar gelmişlerdir. Nâzım Hikmet’i yaladım yuttum diyenlerin, Nâzım Hikmet’in şiirindeki gelişim açısından bir fikirleri, düşünceleri yoktur. Yalap şalap okumuşlardır. Bu anlamda şiirin okuru her zaman için azdır. Daha özel bir okurdur. Bir şair kendi okurunu öyle üç yılda, beş yılda, on yılda kotaramaz.
Herkes şiir yazıyor ama şiir okunmuyor...
1990’a yaklaştığımız yıllarda -yanlış hatırlamıyorsam- Sombahar diye bir dergi çıkıyordu. Son sayısındaki yazılarında tam da bunu söylüyorlardı; binlerce şiir geliyor ama dergimiz bin bile satmıyor. Demek ki bize şiir gönderenler bile dergimizi almıyor. O zaman da bir derginin yaptığı bir tespitti. Maalesef böyle bir ikiyüzlülük var şiir yazanlarda. Bu, ama her zaman kolay gelmiştir insanlara. Halbuki en zor olanı şiir yazmak. Herhalde cümleleri belli bir yerinden bölüp, hatta alt alta sözcükleri koymakla şiir olduğu yanlış algısından... Bu nasıl kırılamıyor bilemiyorum. Böyle bir şey var. Ama nitelikli şiir okuru her zaman az olagelmiş.
Çok iyi şairler var. İnatla şiir yazanlar var ama...
İnatla dergi çıkaranlar var. Şimdi özellikle son beş yıldır şiir raflardan itildiği için, dergilerden itildiği için, dergiler genel bir popülerleşmeyle satma kaygısına yöneldiği için, ki bu ölçü satış ölçütüdür. Bunu da kınamıyorum. Bu, sektör olmaya doğru koşar adım gidiştir. Büyük sermayelere bağlı dergiler başlattı bunu. Ne oldu? Has edebiyat dedikleri şey, yeni yeni “kanat alıştıranlar” mı diyordu Süreya, kolay yer alamamaya başladılar. Çünkü isim satar. Daha şiir olmasına rağmen isim olmamış kişiler ne yaptılar, fanzinler çıkarmaya başladılar. Ben çok önemsiyorum bunları. Örneğin geçen yıl tek şiirim yayımlandı benim. Bir fanzinin aralık sayısıydı. Bu yüzden, hiçbir yıllığa girmedi...
Fanzinleri kötülemiyorum -çok da takdir ediyorum- ama şiirin düştüğü durum bu olmasa gerek. Yani elli yıl sonra böyle giderse eski bir meslek gibi mi kalacak, bir fantezi gibi mi kalacak geçmişte? Böyle bir sanat dalı da vardı mı denilecek?
Korkarım,
yalnızca şiir için değil gerçek roman, gerçek öykü, tüketimi kolay olmayan, kendisini
plastik bir yaratı olarak algılamış tüm söz sanatları için de tehlike var. Popüler
olanın kuşatılmışlığı altındayız. Bu kaçınılmaz da! Çünkü artık görsel olmayan
hiçbir şeyin günlük hayatta karşılığı yok. Sokakta can çekişen birini görse insanlar
ilgi göstermiyor. Ama o can çekişen kişi ekrana yansıdığında bir anlam ifade ediyor.
Bir dizi film kahramanı öldürülmesin diye neredeyse ayaklanıyor insanlar! Öyle
bir görsellik çağı yaşıyoruz. Bütün edebiyat dergisiyim diye piyasada yer alanların
hepsi bir görsel bombardıman halinde yayımlanıyor. Böyle olunca da sözcük çok
silahları bakımından konvansiyonel -geleneksel- kalıyor. Artık uranyumun –milenyumun
mu demeli- parçalanması falan da yetmedi. Sanal bir dünyada yaşıyoruz ve bu sanal
dünyanın bizden alıp, bize yansıtmadığı şey gerçek olmuyor.
Orhan Pamuk veya Ahmet Altan’ın bir şiiri yayımlansa bir dergide, o dergiye talep hemen artar, tirajı hemen artar. Hatta yeni kuşak roman yazmayı bırakır, şiire yönelir!
Tam
benim dediğime geldin Aslan, yani şiirden bahsetmiyoruz. İsimlerden bahsediyoruz.
Orhan Pamuk yarın bir gün gömleğiyle, ayakkabısıyla anılacak. Bu işte pop starı
algısı. Bu anlamda Orhan Pamuk’u ya da Ahmet Altan’ın “tenzih ederek söylüyorum”
Seymen Ağa’dan bir farkı yok romancının. Yani televizyonun getirdiği noktada,
bugün bilgisayar teknolojisinin de yardımıyla görsellik o kadar çoğaltılıyor ki
artık herhangi bir yerde yayınlanmış bir karikatür anında taranıyor, mesaj kutunuza
tekrar tekrar düşüyor vs. Bu anlamıyla zaten algıda gözün önemi modern öağın başından
beri çözümlenmiş bir şeydi. Çok yüksek, kulağa vs. göre, hele yazıyla karşılaştırıldığı
zaman kuşkusuz hayatı bir resim olarak algılarsak resim çok daha donanımlı, çok
daha fazla gelişkin silaha sahip. Şunu eklemek gerekir belki; bugünün insanının
durup düşünmeye vakti yok. Bir koşmaca içinde.
Tirajı çok yüksek gazeteleri
düşünürsen artık arka sayfada bir cinsi latif kullanılması gelenek halini aldı.
Bu gereklidir gereksizdir tartışmasına girmiyorum. Böyle bir gelenek var.
Sanat
yapan adamın yaptığı sanat varoluş biçimidir aynı zamanda. Yani kendini var etme,
dışavurma biçimi. Bu anlamda tabii ki öncelikli olarak has okuru yine kendisi.
Çünkü onu kuruyor. 24 saat şiirle yaşayan bir adam değilim. Böyle bir şey de mümkün
değil zaten. O kadar abartmıyorum sanatçı kimliğimi. Ama kuşkusuz ki böyle bir
sanatıyla kendini ifade etme durumu söz konusu. Bunun okuru olmuş olmamış çok
da dert etsen bir şey değiştiremezsin. Zira bu belli de olmaz. 13. yüzyılda yaşamış
Yunus Emre, 20. yüzyılda yeniden keşfedildi. Yunus Emre bizim için mi yazdı şimdi?
O zaman ben yaşadığım zaman ve mekân bağlamında niye kendimi sınırlayayım ki?
Kuşaktaşlarım ya da “şu an”da birlikte soluk alıp verdiğim insanlar için mi yazıyorum?
Sanat zamanıyla yaşam zamanını ayırt edebilmek
gerekir.
Cemal
Süreya Şiir Ödülü’ne gelelim. Senden sonra verilmemeye başlanmış.
Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü en son ben aldım, 2001 yılında Köz adlı kitabımla.
Ondan sonra iki yıldır da verilmiyor. Verilmeyiş gerekçesi yansımadı. Kimse
bir
açıklama da yapmadı. Daha ne kadar bir süre verilmeyecek, temelli mi iptal
edildi, bilinmiyor.
Sanki
çok teşvik edici ödüller varmış gibi, olan ödüller de kaldırılıyor. Aslında genç
şairler için diyorum, yüreklendirici olabilir yayınevleri ve dergiler...
Yarışmalar
aslında 1980 sonrasında birden arttı... Enka’ydı zannediyorum bir
şirket çok
tartışılmıştı, hikâye ödülüyle. Sonra kimsenin adını sanını duymadığı
kızcağız
Enka’da çalışan müdürlerden birinin sekreteri çıktı. Son derece kötü
metinler
falan... Orada başladı bence yozlaşma. Aslında çok fazla ödül veriliyor. Ağırlığı
olmayan, jürisinin bile edebiyatçılardan oluşmadığı yığınla ödül var. Bir de ‘80
sonrası toplumsal çözülmenin getirdiği bir şey de var. Yani belediyeler mesela
ödül veriyor. Bir taşra belediyesinin verdiği ödül de taşrada kalıyor. Hiç umulmayacak
vatandaş kerli ferli, gidiyor o belediyenin ödülüne katılıyor, ki jürisinin bırakın
şiir okumayı o vatandaşın adını bile duyması söz konusu değil. Böyle başlıyor
yozlaşma. Adı sanı bilinir ödüller de zannediyorum ondan sonra daha çok bir “emek
ödülü”ne dönmeye başladı. Bu anlamda yeni yetişen, yaşı kırkın altında insanlara
çok fazla itibar etmiyor onlar da. Şairin yetkinliğinden çok sanat emeğine, yaşına
bakıyorlar diye düşünüyorum. Birkaç büyük ödül o çevrede dönüyor. Bunun dışında
bu yozlaşmanın çok olmasının getirdiği bir şeyle belki ödül almış olmanın bir
yararı olduğunu düşünmüyorum. Kuşkusuz Cemal Süreya adıyla birlikte anılmak, ödül
töreninde yaptığım konuşmada da belirttim; onun fotoğrafının
önünde fotoğraf
çektirmek büyük bir onurdur benim için. Ama şunu da söyleyeyim ki herhangi bir
yansıması olmadı benim şiir serüvenime. Adımın duyulması vs. falan... Belki ilk
dosyasını bastırmak için yer arayan bir yaşta olsaydım, kitabımı basabilirlerdi.
Ama Cemal Süreya Ödülü kitap da basmıyordu biliyorsun. Dosyaya verip sora dosyayı
yayımlayan ödüller de var. Onlar daha anlamlı.
(ASLAN ÖZDEMİR, Kaçak Yayın, Sayı: 7, s. 56-60, Kasım 2003.)
ÖTEKİ SÖYLEŞİLER
--- "İbrahim Baştuğ'la Kavis Üzerine", Mevsimsiz, Şubat 2004.
--- "İbrahim Baştuğ, gelenekle yüzleşmeye girdiğini düşünüyor: 'Anlaşılmayan hiçbir şey aşılamaz', Aydınlık, 11 Şubat 2001, s. 28.
--- "Dil Bir İletişim Aracı Olduğu Kadar, İletişim Engelidir de", Behçet Çelik, Virgül, Sayı: 32, s. 62-64, Temmuz 2000.
--- "Geleneksel, özgün ve modern dizelerin sahibi İbrahim Baştuğ ile: Köz'ün alıp götüren sıcaklığı...", Yeşim Salihoğlu, Nokta, 14-20 Mayıs 2000, s. 56-57.
--- "İbrahim Baştuğ'la Şiir Üzerine: Adeta tapınarak okuyoruz anlayarak değil", Gökhan Cengizhan, Aydınlık, Sayı: 542, s. 28, 7 Aralık 1997.