Posta
Beğen
Takip et
ANA SAYFA
 
 

Tevfik Fikret

 

 

Tevfik
Fikret

Kıs[s]aca
“...”


24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğdu, 19 Ağustos 1915'te İstanbul'da öldü.

Asıl adı Mehmet Tevfik idi. Aksaray'daki Mahmudiye Valide Rüştiyesi'nde öğrenimine başlayan Tevfik Fikret, Galatasaray Sultanisi'nden mezun oldu (1888). Galatasaray Lisesi'nde devrin önemli edebiyatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci'nin öğrencisi oldu. Şiir yazmaya lise yıllarında başladı. Çeşitli memuriyet görevlerinden sonra 1892'de Mekteb-i Sultani'ye öğretmen olarak atandı. Tevfik Fikret, 1896 yılı sonlarında Robert Kolej'de Türkçe dersleri vermeye başladı ve ölümüne dek sürdürdü.
Servet-i Fünun
dergisini yönetti. Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) akımından uzak kalan Fikret'in şiirlerinde toplumsal duyarlık ön plana çıktı.
Fikret'in şiirleri çeşitli şairler tarafından (Ahmet Muhip Dıranas, A. Kadir vb.) yeni kuşakların anlayacağı bir dile aktarıldı.

Şiir kitapları

Rübab-ı Şikeste (1900); Haluk'un Defteri (1911); Rübabın Cevabı (1912); Şermin (1914); Tarih-i Kadim-Doksanbeşe Doğru (1928).

 
 
SF_Logos.jpg
 

Balıkçılar

-Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lâkin yarın, ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader!

- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur:
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta...

                                                               - Olur;
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;
Ninen, baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz...
Çocuk düşündü şikâyetli bir nazarla: - Ya biz
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

                                                               Hâlâ
Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döverdi sahili binlerce dalgalar asabi.

- Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;
Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme.
Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;
Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,
Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira
Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!

Deniz dışarda uzun sayhalarla [çığlıklarla] bir hırçın
Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.

- Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi balığa?
- O gitmek istedi; "Sen evde kal!" diyor...
                                                               - Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem?..

                                                               Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle
Soluk dudaklarının ihtizâz-ı hâsirine [sınırlayan titremesine]
Bakıp sükût ediyorlardı; başlarında uçan
Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine.
Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cûşan
Bir ihtilâc [çırpınma] ile etrafa ra'şeler [ürperti] vererek
Uğulduyordu...
                                          - Yarın yavrucak nasıl gidecek?..

Şafak sökerken o yalnız, bir eski tekneciğin
Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak
İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak-
Şırak dövüp eziyor köhne teknenin şişkin
Siyah kaburgasını... Ah açlık, ah ümid!

Kenarda, bir taşın üstünde bir hayâl-i sefid [karaltı]
Eliyle engini güya işaret eyleyerek
Diyordu: "Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!"
Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; "Yürümek,
Nasibin işte bu!.. Hâlâ gözün kenarda... Yürü!"
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?..

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır [can çekişiyor]... Ölüyor:
Kenarda üç gecelik bâr-ı intizârıyle [bekleyişin yüküyle],
Bütün felaketinin darbe-i hasariyle,
Tehi [boş], kazazede bir tekne karşısında peder
Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;
Yüzünde giryeli [ağlamaklı], muzlim, boğuk şikâyetler...


Han-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler, -ki iltikama muntazır
Huzurunuzda titriyor -şu milletin hayatıdır;
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Efendiler, pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün yarın kalır mı, kim bilir?
Şu nâdi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir;
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir!...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta, sây:
Hasep, nesep, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray;
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin hazır hazır, kolay kolay...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar,
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte âb ü tab umar.
Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa; mâlini,
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini,
Bütün ferâğ-ı hâlini, olanca şevk-i balini...
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın gider ayak!
Yarın, bakarsınız, söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Han-ı Yağma /Yağma Sofrası
[Günümüz Türkçesine aktaran Ahmet Muhip Dıranas]

Bir sofracık, efendiler yutulmayı bekliyor,
Önünüzde titriyor, bu ulusun hayatıdır;
Bu ulus ki acılıdır, can çekişmektedir!
Ama sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin, efendiler yiyin; bu iç açıcı sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu yüzünüzden bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı, kim bilir?
Şu nimetler yığını, bakın, gelişinizle böbürlenir!
Bu hakkıdır savaşınızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin, efendiler yiyin; bu şenlikli sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say:
Soy sop, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak, saray,
Hepsi sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Hepsi sizin, hepsi sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin, efendiler yiyin; bu iç açıcı sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyük lokmanın sindirimi güç de olsa, yok zarar,
Gösterişin gururu var, öç almanın sevinci var.
Bu sofra ilginizden sizin parlaklık umar,
Sizin bu baş, beyin, ciğer, tüm şu kanlı lokmalar…
Yiyin, efendiler yiyin; bu can veren sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı ülke, verir nesi varsa; malını,
Vücudunu, hayatını, umudunu, hayalini,
Bütün esenliğini, gönlünün bütün sevincini.
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helâlini…
Yiyin, efendiler yiyin; bu iç açıcı sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugün mideler güçlü, bugün çorbalar sımsıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin, efendiler yiyin; bu çığırtkan sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Sabah Olursa

Bu memlekette de bir gün sabah olursa, Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen şu nasiye-i
Mukadderatı kavi bir elin kavi, muhyi
Bir ihtizaz-ı temasıyle silkinip, şu donuk,
Şu paslı çehre-i millet biraz gülerse... --O gün
Ben ölmemiş bile olsam, hayata pek ölgün
Bir irtibatım olur şüphesiz; --o gün benden
Ümidi kes; beni kötrüm ve boş muhitimde
Meraretimle unut; çünkü leng ü pejmürde
Nazarlarım seni maziye çekmek ister; sen
Bütün hüviyet ü uzviyetinle âtisin:
Terennüm eyliyor el'an kulaklarımda sesin...

Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler
Tulû-ı haşre kadar sürmez; âkıbet bu sema,
Bu mai gök size bir gün acır; melul olma.
Hayata neş'e güneştir, melal içinde beşer
Çürür bizim gibi... siz, ey feza-yı ferdanın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!
Ufukların ebedi iştiyakı var nura.
Tenevvür.. asrımızın işte ruh-ı âmâli;
Silin bulutları, silkin o zılal-i ahvali,
Ziya içinden koşun bir halas-ı meşkûra.
Ümidimiz bu: ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!


Sabah Olursa [Günümüz Türkçesine aktaran Ahmet Muhip Dıranas]

Bu memlekette de bir gün sabah olursa, Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen alın yazısı
Dirençli, dinç bir elin güçlü, canlılık verici
Dokunmasındaki titremle silkinip, şu donuk,
Şu paslanan yüzü halkın biraz gülerse... -- O gün
Ben ölmemiş bile olsam, hayata pek ölgün,
Pek az ilişkim olur kuşkusuz; -- o gün benden
Ümidi kes; beni kötrüm ve boş muhitimde
Bütün acımla unut; çünkü kör, topal, tükenik
Bakışlarım seni geçmişte görmek ister; sen
Bütün etin, kemiğin, kimliğinle yarısın:
Ve şarkılar gibi hep hep kulaklarımda sesin...

Evet, sabah olacaktır, sabah olursa, geceler
Geçer, kıyamete dek sürmez; en sonunda bu gök
Bu mavi gök size bir gün acır; usanma sakın.
Hayata neş'e güneştir, usanç içinde kişi
Çürür bizim gibi... Siz, ey yarın uzaylıların
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!
Tükenmez özlemi vardır ufukların ışığa,
Işık, ışık... Bugünün işte ruhu, özlemi bu;
Silin bulutları, silkin o korku gölgesini,
Koşun ışıklar içinden o kutlu kurtuluşa.
Ümidimiz bu; ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!


Sis

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu';
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'.
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan?

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed;
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr;
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir;
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş;
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde;
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi!
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz;
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn;
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn;
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci'
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli';
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar;
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf;
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf;
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,

                          Hele sizler…

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...


Sis [Günümüz Türkçesine aktaran Ahmet Muhip Dıranas]

Sarmış yine ufuklarını inatçı bir sis,
Bir akça karanlık ki bu gitgide artan.
Basıncının altında silinmiş gibi her şey,
Bir tozlu ve görkemli yoğunluk ki bakışlar
Dikkatle işleyemez derinliğine, korkar;
Ama layık sana bu karanlık, derin örtü,
Layık bu örtünüş sana, ey sahnesi zulmün!
Ey sahnesi zulmün... Evet, ey sahnesi her gösterişin,
Ey facialarla bezenmiş parıltılarla dolu sahne!
Ey parlaklığın, gösterişin beşiği ve mezarı;
Doğunun ezelden beri hep göz alan kraliçesi;
Ey kanlı sevgileri tiksinmeden, ürpermeden
Besleyip büyüten zevk düşkünü göğüs,
Ey Marmara'nın mavi kucağında
Ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın;
Ey köhne Bizans, ey koca gözbağıcı bunak,
Ey bin kocadan artakalan kız gibi dul
Hâlâ güzelliğinde tazeliğin büyüsü var,
Hâlâ titrer üstüne bütün gözler senin.
Dışardan, uzaktan açılan bakışlara süzgün
Mavi gözlerinle ne uysal görünürsün.
Uysal, fakat en kirli kadınlar gibi uysal;
Üstünde coşan gözyaşının hepsine hissiz.
Temelin atılırken daha bir hayın el
Yapına zehirli bir lanet suyu katmış sanki!
Bir sahtecilik kiri dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre temizlik bulamazsın içerinde;
Hep sahteliğin, hep hasedin, hep çıkarın kirliliği;
Yalnız bu... ve yalnız bunun yükselme ümidi.
Milyonla barındırdığın cesetler arasından
Kaç tane alın vardır çıkacak pak ve ışıklı?

Örtün, evet ey facia... Örtün, evet ey kent;
Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu.

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Katil kuleler, kaleli, zındanlı saraylar;
Ey anıların kurşun kaplı türbesi, ulu tapınak;
Ey mağrur sütunlar ki bağlı birer dev,
Geçmişleri geleceklere anlatmaya memur;
Ey dişleri düşmüş sırıtan sur kafilesi;
Ey kubbeler, ey şanlı yapıtlar, dualar için;
Ey doğruluğun sözlerini taşıyan minareler.
Ey damları çökmüş medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin siyah gölgesinde birer yer
Tutabilmiş nice bin sabırIı dilenci:
'Geçmişlere rahmet!' diyen mezar taşları:
Ey türbeler, ey her biri velveleli bir yad
Uyandırarak sessiz soluksuz uyuyan atalar;
Ey çamurla tozun savaştığı eski sokaklar;
Ey her açılan gediğinden bir olay sayıklar
Viraneler, ey it kopuğun uyuyup pustuğu yerler;
Ey kapkara damlarla ayakta birer yası
Temsil eden tasasız, çürük çarık evler;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa yurt
Gamlı ocaklar ki somurtmuş acılarla,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne... unutmuş;
Ey midelerin sıkboğaz zehri önünde
Her tür adiliği yutmakta olan kupkuru ağızlar;
Ey doğa'nın bağışıyla en hazır, en nimet verici
Yaratılmışken aç, tenbel ve kısır;
Her nimeti, her lutfu, kurtuluşun bütün nedenlerini
Gökten dilenen adi boyun eğme... ikiyüzlü gidi!
Ey köpek sesleri, ey konuşma onuruyla seçilmiş
İnsanda şu nankörlüğü lanetleyen haykırmalar;
Ey faydası yok gözyaşları, ey acı gülmeler;
Ey dertten ve aczden yakınan sözler, kinli bakışlar;
Ey efsane boşluğuna yuvarlanmış anı: namus;
Ey ikbal kıblesine çıkan yol: ayak öpme;
Ey eli silahlı korku, ki ettiğin kötülükler yüzündendir,
Öksüz, dul ağızlardaki her yakınış talihten;
Ey kişiye dokunulmazlık ve özgürlüğe benzer
Bir soluk alma hakkı veren kanun masalı;
Ey gerçekleşemez vaat, ey ebedi ve mutlak yalan,
Ey mahkemelerden bitevi sürülen hak;
Ey kuruntular saldırısıyla duygusallık gücü gitmiş
Vicdanlara dek uzatılmış hafiye kulakları;
Ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;
Ey hor görülen, kin duyulan ulusallık ünü;
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal mahkûm;
Ey erdem ve edepten pay alanlar, unutulmuş yüzler;
Ey korku yükünden iki büklüm gezer olmuş
Eşraf ve bütün halk, o ün almış koca toplum;
Ey önüne eğilmiş baş, ki ak pak fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç;
Ey hicranla vurulmuş ana, ey küskün duran eş;
Ey kimsesiz, avare çocuklar... hele sizler,
                                                       Hele sizler...

Örtün, evet, ey facia... Örtün, evet, ey kent;
Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu!..


Yağmur

Küçük, muttarit, muhteriz darbeler
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz;
Olur dembedem nevha-ger, nağme-saz
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz;
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler...

Sokaklarda seylabeler ağlaşır,
Ufuk yaklaşır... yaklaşır... yaklaşır;

Bulutlar karardıkça zerrata bir
Ağır, muhtazır dalgalanmak gelir;

Bürür bir soğuk gölge etrafı hep,
Nümayan olur gündüzün nısf-ı şeb.

Söner şimdi, manzur olurken demin
Heyulası karşımda bir âlemin.

Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.

Geçer boş sokaktan, hayalet gibi,
Şitaban u pûşide-ser bir sabi.

O dem leyl-i yadımda, solgun, tebah,
Sürür bir kadın bir rida-yı siyah.

Saçaklarda kuşlar -hazindir bu pek!
Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.

Öter gûş-i ruhumda boş bir enin,
Boğuk bir tezad-ı sükûn u tanin.

Küçük, pür-heves, gevherin katreler,
Sokaklarda, damlarda pür-ihtizaz.

Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz;
Sokaklarda, damlarda pür-ihtizaz.

Küçük, pür-heves, gevherin katreler.


Yağmur [Günümüz Türkçesine aktaran İbrahim Baştuğ]

Küçük, sonsuz, çekinik vuruşlar
Panjurlarda, camlarda titremelerle
Oynaşır kimi ağlamaklı, kimi gülmekli
Panjurlarda, camlarda titremelerle
Küçük, sonsuz, çekinik vuruşlar

Sokaklarda taşkınlar ağlaşır
Ufuk yaklaşır... yaklaşır... yaklaşır

Bulutlar karardıkça her şeye bir
Ağır, can çekişen dalgalanma gelir

Bürür bir soğuk gölge etrafı
Belirir güpegün gece yarısı

Söner şimdi, gözdeyken demin
Kaosu karşımda bir evrenin

Ne bir yüz açılır ne bir pencere
Bakıldıkça korku çöker yerlere

Geçer boş sokaktan karaltı gibi
İvecen ve başı örtük çocuğun biri

O an hatıramda solgun, yıkılmış
Sürür bir kadın bir siyah örtüyü

Saçaklarda kuşlar-acıdır bu pek
Susarlar, uzaktan ulur bir köpek

Öter boş bir inilti içinde içimin
Boğuk çelişkisi çığlıkla sessizliğin

Küçük, istekli, incili damlalar
Sokaklarda, damlarda titremelerle

Oynaşır aralıksız ağlamaklı, gülmekli
Sokaklarda, damlarda titremelerle

Küçük, istekli, incili damlalar

 

 
SF_Logos.jpg
 
ANA SAYFA İbrahim Baştuğ
+1 Tanıtımı: Eşzamansız oluşturma