Abdülkadir Budak

Adnan Özer

Adnan Satıcı

Ahmet Ada

Ahmet Hâşim

Ahmet Necdet

Altay Öktem

Arif Damar

Arife Kalender

Aslan Özdemir

Âşık Paşa

Ataol Behramoğlu

Aytekin Karaçoban

Bâki Ayhan T.

Bayram Balcı

Bozan Yaman

Cahit Sıtkı Tarancı

Cemal Süreya

Cihan Oğuz

Fahri Öz

Gülten Akın

Güngör Tekçe

Hakan Şenocak

Halil Gökhan

Halil İ. Özcan

Hasan Öztoprak

Hilmi Yavuz

Hoca Dehhani

İbrahim Baştuğ

İlhan Berk

Kadı Burhaneddin

Kadir Aydemir

Kemal Bayrakçı

Kemalettin Kamu

Kıvılcım Vafi

Koray Feyiz

Mecit Ünal

Metin Celâl

Metin Cengiz

Metin Fındıkçı

Murat Koçak

Mustafa Atiker

Müslim Çelik

Nafer Ermiş

Nâzım Hikmet

Nesimi

Neşe Yaşın

Nevzat Çelik

Nihat Behram

Nilüfer Altunkaya

Onur Caymaz

Özkan Mert

Sabahattin Umutlu

Sabahattin Yalkın

Salih Bolat

Sennur Sezer

Serkan Engin

Sultan Veled

Şeyyad Hamza

Şükrü Erbaş

Yahya Kemal

Tevfik Fikret

Tevfik Taş

Turgay Fişekçi

Turgay Kantürk

Ziya Osman Saba

Nâzım Hikmet
Nâzım
Hikmet

Kıs[s]aca
“Ben şiirde realiteyi bütün mürekkipliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. Fakat hâlâ ulaşamadım. Bir çok yazılarımın realizmi tek taraflıdır. Bundan dolayı da çok defa haykıran bir 'propaganda' edası taşıyorlar. Bu hatamı anladım. Yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. Cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti." (Her Ay, 10 Nisan 1937'den aktaran Ahmet Oktay, Karanfil ve Pranga, s. 33, Metis Yayınları, İstanbul 1990.)”

"Sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. Sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. Sekter, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder. Hele şekil meselesinde sekterliğin kötülükleri sayılamıyacak kadar çoktur. Kafiyeli, vezinli şiir yazılmaz diyenler de, kafiyesiz, vezinsiz şiir yazılmaz diyenler kadar dar kafalıdır. Şiir öyle de yazılır, böyle de. Edebiyat dili, hele şiir dili hayallerle, teşbihlerle falanla ortaya çıkar, ancak böyle bir dil şiir dilidir demek ne kadar yanlışsa, tersini kabul etmek de o kadar yanlıştır. Gençliğimde, ben de az sekter değildim. Klasik halk vezinleri ve kafiyeleriyle şiir yazdıktan sonra, şekilde yenilikler aramağa başladım, kendime göre bir çeşit serbest vezinle yazmağa başladım. Bunun temelinde yine de halk şiirinin ölçüleri, hatta bazen aruz vardı, kafiye ve dil bahsinde de öyle, ama şiirin yalnız böyle yazılacağını, bunun biricik şekil olduğunu iddiaya kalkıştım. Uzun zaman sevda şiiri yazmadım. Hatta şiirlerimde 'yürek' kelimesini kullanmadım, yürek şuurun değil, duygunun sembolüdür diye. Zaman oldu en renkli, en ahenkli şekillerin peşinde koştum, halka söylemek istediklerimi bu şekillerle söylersem daha hoşa gider, daha kolay dinlenir, daha dokunaklı olur diye düşündüm. Zaman oldu, büsbütün tersine, en sade, en göze görünmez şekillerle halka türkümü dinletmek istedim. Ne zaman yanıldım? Bence öylesi de lazım, böylesi de, daha nice nicesi de. Sanatkâr, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. Bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. Olsun. Bazen yanılır. Yanılsın. Başı aylarca ağrımıyan, sinirleri bozulmıyan, yanılmıyan sanatkâr, olduğu yerde sayandır." (Nâzım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne, [Hazırlayan: Aziz Çalışlar], s. 47-48, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 1987.)


17 Ocak 1902'de Selanik'te doğdu. 3 Haziran 1963'te Moskova'da öldü.

İlkokulu Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü ve Nişantaşı Numune Mektebi'nde tamamladı. Askeri okulu bitirip stajyer bahriye subayı atandıktan bir yıl sonra sağlık sorunları nedeniyle askerlikten çıkarıldı (1920). Kurtuluş Savaşı'na katılma düşüncesiyle Ankara'ya gittiyse de cephe yerine Bolu'ya öğretmen atandı (1921). Birkaç ay öğretmenlikten sonra aynı yıl Batum üzerinden Moskova'ya gitti; Moskova Doğu Üniversitesi'ndeki (KUTV) ekonomi ve toplumbilim eğitiminin ardından Türkiye'ye döndü (1924). Bir yıl sonra tekrar gittiği Moskova'dan 1928'de dönünce tutuklandı, bir süre Hopa cezaevinde kaldı. İstanbul'a geldikten sonra gazete ve dergilerde, film stüdyolarında çalıştı. İlk oyunlarını şiir kitaplarını yayımladı. Şiirleriyle ilgili açılan birçok davada aklanan Nâzım Hikmet bir süre tutuklu kaldıktan sonra 1933'te Cumhuriyein onuncu yılında çıkarılan aftan yararlandı. Çeşitli gazetelerde "Orhan Selim" takma adıyla yazarlık yaptı. 1938 Mart'ında ve Ağustos'unda iki ayrı askeri mahkemece, 15 ve 20 yıla (toplamda 35 yıl) mahkûm edildi, cezası 28 yıl 4 aya indirildi. Genel aftan yararlanarak 15 Temmuz 1950'de serbest kaldı. Askerliğe çağrılmasının ardında gizli niyetler olduğu düşüncesine kapılarak 17 Haziran 1951'de İstanbul'dan ayrıldı. Romanya üzerinden Moskova'ya geçti.
Çocuk yaşlarda şiir yazmaya başlayan N
âzım Hikmet bir dönem "propagandist" bir şiir serüvenine girdiyse de olgunluk dönemi denebilecek 1930'ların sonlarına doğru bundan vazgeçti. Tanzimat döneminden beri şiirde izlenen yenileşme hareketini geliştirip kendine has üslubu ve sonsuz yaratıcılığıyla yepyeni bir şiir kurarken kendinden sonra gelen kuşaklara, Anadolu Türkçesini anıtlaştıran bir miras bıraktı. "Nâzım Hikmet'in şiiri, gücünü şairinin entelektüel birikiminden alır. Özgünlüğünün kaynağı ise şairinin hem klasik şiiri (Osmanlı divan şiiri, tekke/tasavvuf ve saz şiirleri) hem çağdaşı akımları iyi yorumlamış, onlardan yararlanmayı bilmiş olmasıdır." (Bkz. İbrahim Baştuğ, "Nâzım Hikmet'in Özgünlüğü", E, Sayı: 52, s. 23, Ocak 2003.)

Şiir kitapları

835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-U (1929); Varan 3 (1930); 1+1=1 (Nail V. ile birlikte, 1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1932); Gece Gelen Telgraf (1932); Taranta Babuya Mektuplar (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936); Kurtuluş Savaşı Destanı (1965); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-67); Rubailer (1966); Dört Hapishaneden (1966); Yeni Şiirler (1966); Son Şiirler (1970); Tüm Eserleri (Hazırlayan Asım Bezirci, sekiz kitap, 1980).

 

Açların Gözbebekleri

Değil birkaç
       değil beş on
             otuz milyon
                          aç
                            bizim!

Onlar
   bizim!
Biz
  onların!
Dalgalar
      denizin!
Deniz
  dalgaların!

Değil birkaç
       değil beş on
              30.000.000
                         30.000.000!

Açlar dizilmiş açlar!
Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
sıska cılız
        eğri büğrü dallarıyla
                             eğri büğrü ağaçlar!

Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
                                      açlar dizilmiş açlar!
Bunlar!
yürüyen parçaları
                      o kurak
                          toprakların!

Kimi
  kemik
     dizlerine vurarak
                      yuvarlak
                           bir karın
                                 taşıyor!

Kimi
  deri... deri!
Yalnız
    yaşıyor
         gözleri!
Uzaktan
simsiyah sivriliği
nokta nokta uzayıp damara batan
kocaman başlı bir nalın çivisi gibi
deli gözbebekleri,
               gözbebekleri!
Hele bunlar
hele bunlarda öyle bir ağrı var ki,
bunlar
        öyle bakarlar ki!...

Ağrımız büyük!
               büyük!
                    büyük!
Fakat
artık imanımıza inemez tokat!
Demirleşti bağrımız,
çünki ağrımız
             30.000.000
                       deli gözbebekleri!
                                         gözbebekleri!

Ey
beni
ağzı açık
dinleyen adam!
Belki arkamdan bana
bu kalbini
haykırana
        "kaçık"
            diyen, adam!
Sen de eğer
ötekiler
     gibi kazsan,
             bir mânâ
                    koyamazsan
                             sözlerime
bak bari gözlerime;
bunlar:
Deli gözbebekleri
                 gözbebekleri!


Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.


Makinalaşmak

trrrrum,
      trrrrum,
            trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak
             istiyorum!

Beynimden etimden iskeletimden
                                  geliyor bu!
Her dinamoyu
      altıma almak için
                      çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
damarlarımda kovalıyor
                         oto-direzinler lokomotifleri!

trrrrum,
      trrrrum,
            trrrrum!
trak tiki tak
Makinalaşmak
             istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir tirbün oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

trrrrum,
      trrrrum,
            trrrrum!
trak tiki tak
Makinalaşmak
             istiyorum!


Masalların Masalı

Su başında durmuşuz
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınarla bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
sonra o da gidecek.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Su serin,
çınar ulu,
ben şiir yazıyorum,
kedi uyukluyor,
güneş sıcak,
çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.


Vasiyet


Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu
         ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
         çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben
                  daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...