Ahmet Hâşim
Âşık Paşa
Hoca Dehhani
Kadı Burhaneddin
Nesimi
Sultan Veled
Şeyyad Hamza
Nafer Ermiş
Nafer
Ermiş

Kıs[s]aca
"Şiirin, dile dökülen değil, kendini dile getiren şey olduğunu düşünüyorum. Şiirin bedeni, kavramsaldan çok, görsel bir içerikte tezahür eder. Bu anlamda bana en uygun şiir rüyalarımdır."


6 Aralık 1964'te Denizli'de doğdu.

İlkokulu Çal'ın Poyrazlı köyünde, ortaöğrenimini Denizli'de tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi (1990). Ardından 10 yıl Almanya'da yaşadı, Felsefe ve Kültür Bilimleri okudu. Bremen Üniversitesi'nde "Ekonomi Türkçesi" dersleri verdi (1993-1998). Mayıs 2001'den bu yana İstanbul'da yaşıyor ve çevirmenlik yapıyor.
Öykü ve şiirleri 1980'li yıllarda çeşitli dergilerde çıktı. Yayımlanmış bir romanı var: Gökyüzüne Ağır Gelen Kuş (1996).
Şiirlerini henüz bir kitapta toplamadı.

 

22 Eylül

Zaman katılaşıyor yükseldikçe
Yüzünde ayak izi ve aşk

Senin sustuğun yerde
Yer bitiyor sevgilim

Seni çağıran her şey
Beni de çağırıyor

Nesnenin arka yüzü
Yüzünde ayak izi ve aşk

Gökte kuşların katı karanlığı

Seni susturan her şey
Beni de susturuyor


Ayrılış

Eğildiğini görmek için atıyorum kalemi yere
Üşümen için açık bıraktım kapıyı
Tıpkı coşup sarılman için sevindirdiğim gibi seni

Sırf susasın diye öptüm
Seni benim için yanımda bulundurdum
ve bunun için bağladım

Sana her şeyi vermedim doyup gitme diye
Aç da bırakmadım seni gelmekten vazgeçme diye
Karlı günlerde seni üşümüş görmek için
Yollarda yürüttüm seni
ve sırf soğuk dudağından öpebilmek için

Hep duymak istediğim için söyledim
Duymak istediğini değil, duyup gitme diye
Sana uzak durdum yaklaşasın diye
ve hiç yaklaşmadım kaçmayasın diye

Ve bir gün her şeyden vazgeçip söyledim
Yaklaştım
Sana doğru koştum
Gizlice bütün bağları kopardım


Balık Burcunda Bir Lale

Karanlık mı yoksa öfke mi
Alnından dökülen bu saçlar
Uzakların titrek ışıkları
Pencere kenarında unutulan güvercin ayakları

Sen mi bıraktın bu izleri gece camlara
İzlerini mi unuttun yoksa sen de bıraktığın yerde

Kuş kanatları... Acı saatler... Korkunç bulutlar

Pencere camlarından şelaleler akar
Alnında bir sessizlik başlamıştır
Aşkı sana kimse söyleyemez

Karanlık şafaklarda
Elmalar avuçlarını kavurur eğer kırmızıysa
Kırlarda ölen kelebekler yağar
Hüzünlü bir gökyüzü başlar

Sesler kanat sesleri değildir artık
Çırpınan gövdelerden de gelmez

İki yanında iki karanlık dev uyur
Biri uçurumdur biri dağ
Biri izlerini unutmuştur gözlerinde
Diğeri iz bırakmayı


Tutuluş

Aşk öyle korkunç bir şeydi ki
Onu sana söyleyemezdim
Sokakları elinden alamazdım

Bir eylül günü ben sana maruz kaldım
İçime bir el değdi
Sana söyleyemezdim

Yalnızlık bir suskunluktur sevgilim
Elma kadar üç boyutlu
Dağlar kadar yoğundur

Ben bu dağlarda Mecnun değildim
Lakin Ankara'da bir sokakta
Kalıcı bir rüzgâr altında
Bir Leyla'ya maruz kaldım


Unutuş

Gözlerini kapadığında dökülen güller
Yüzün hak etmiştir yalnızlığı bensiz de güler
Sen bir toprak olsan ben bir ağaç olurum
Yüzünün hak ettiği yalnızlık gövdemde durur

Beni güneş kavursa sen susarsın
Sen susasan ben su olurum sana susamam

Gül yapraklarına gece yapışır
Karanlığa maruz kalır ellerim
Kaldıkları yerde geceye tutunur

Ezelden beri içimde bir tül gerili bunu bil
Yüzünle yüzüm arasında asılı durmakta o şimdi
Aralarından bir Atlantik geçer ki sadece sudur

Ruhun en derin olduğu yerden
Vücudunu kozaya bastırarak ipekböcegi
Kalk oturduğun yerden şimdi sen
Bir geçmiş vardır unutmamız gereken.

2001-2009 © www.siirfeneri.net / Editör: İbrahim Baştuğ