Abdülkadir Budak

Adnan Özer

Adnan Satıcı

Ahmet Ada

Ahmet Hâşim

Ahmet Necdet

Altay Öktem

Arif Damar

Aslan Özdemir

Âşık Paşa

Ataol Behramoğlu

Aytekin Karaçoban

Bâki Ayhan T.

Bayram Balcı

Bozan Yaman

Cihan Oğuz

Fahri Öz

Gülten Akın

Güngör Tekçe

Hakan Şenocak

Halil Gökhan

Halil İbrahim Özcan

Hasan Öztoprak

Hilmi Yavuz

Hoca Dehhani

İbrahim Baştuğ

İlhan Berk

Kadı Burhaneddin

Kadir Aydemir

Kemal Bayrakçı

Kıvılcım Vafi

Koray Feyiz

Mecit Ünal

Metin Celâl

Metin Cengiz

Metin Fındıkçı

Murat Koçak

Mustafa Atiker

Müslim Çelik

Nafer Ermiş

Nesimi

Neşe Yaşın

Nevzat Çelik

Nihat Behram

Nilüfer Altunkaya

Onur Caymaz

Özkan Mert

Sabahattin Umutlu

Sabahattin Yalkın

Salih Bolat

Sennur Sezer

Serkan Engin

Sultan Veled

Şeyyad Hamza

Şükrü Erbaş

Tevfik Taş

Turgay Fişekçi

Turgay Kantürk

Nevzat Çelik
Nevzat
Çelik

Kıs[s]aca
"Bir şairin, kendisinin ya da başkalarının şiirleri hakkında değerlendirme yapmasını kuşkuyla karşılarım. Birkaç iyi örneği ayrı tutarsak, genellikle bu tür değerlendirmelerde şair, lafı döndürüp dolaştırıp 'Yaşayan en büyük şair benim' demeye getirir. Yazıldığı kadardır şiir. Ve hiçbir iyi şiir yerini bulmak için şairi dahil, bir başkasından el feneri istemez."


15 Mayıs 1960'ta Boyabat'ın (Sinop) Damlaca köyünde doğdu.

İstanbul'a göç eden ailesinin yanına geldi (1965). İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri ve Sanat Yüksek Okulu (UESYO) Grafik Bölümü öğrencisiyken tutuklandı (Mart 1980). Bir toplu davada idam talebiyle yargılandı. Yedi yıl sekiz ay süren tutukluluğu Aralık 1987'de son buldu. İstanbul'da arkadaşlarıyla kurduğu Om Yayınevi'nin yöneticilerinden.
Hapishanede yazdığı şiirlerden oluşan "Şafak Türküsü" dosyasıyla Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü'nü alarak adını duyurdu (1984). İlk kitabıyla önemli bir üne kavuşan Çelik, üç yıl sonra yayımladığı Müebbet Türküsü ile "Poetry International ve Hasan Hüseyin Şiir Ödülü'nü aldı (1987). Bağışlanmış Hüzün (2005) adlı bir romanı yayımlandı.

Şiir kitapları

Şafak Türküsü (1984); Müebbet Türküsü (1987); Suda Seken Hayat (1990); Yağmur Yağmasaydı (1990); Sevgili Yoldaş Kurbağalar (1998)

 

İtirazın İki Şartı

çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye'de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya'da türk olacağız
hollanda'da surinamlı
fransa'da cezayirli
iran'da azeri
amerika'da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka kızılderili
israil'de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız

bu da itirazın ikinci şartı


Müebbet Türküsü

I

önce kol sonra sürgü sonra anahtar açılır kapı
itilirim sırtımdan ben ebedi kiracı kesilmiş hükmüm
önce kol sonra sürgü sonra anahtar kapanır kapı
bir ömür boyu diri diri içmek için gövdemi
dolanır bacaklarıma balçık gibi ağır bir karanlık
çırpınsam küçücük pencere pencerede çifte çapraz parmaklık
üstünde yüzüme örülür binlerce kare demirörgü
her karesinde oyulmuş bir göz gibi kanar gökyüzü
batan güneşim kapının önünde kıpkızıl asılırım bir an
ranzam tavana ranzam yere ranzam göğsüme çakılı
kımıldasam göğsüm boydan boya yırtılacak sanki
duvarlarını üstüme yıkacak hücrem adım atsam
adım atsam -apansız kurşun değdi kanadına kuşun
tutun beni önüm berbat uçurum
- bu kimin sesi
bırak torbanı atlas'a ödüldür gök kubbeyi taşımak
düş kırıklığına salan salsın gözlerini bırak
ranzanda yatak yatakta düşlerin dağınık kalsın
yürü delikanlım beton altında toprak uyansın
duvarı duvara vur ateş gibi bir ıslık tuttur
yürü a benim deli gönlüm yürü kesilmiş hükmün


II

şarkılar türküler skeçler camdan cama gülücükler
-olur böyle şeyler takma kafana yatarız be-
gecede ay mı var alttan alta katılaşan bir şey
olur böyle şeyler takmıyorum yatarız be..
biter havalandırma eğlentisi de gecenin bir yerinde
son sigaranın ateşi kararır dostlar uykuya varır
gecesefası bu mevsim açar mı gecede ay mı vardı
idamdan müebbete düştüm müebbetten hücreme
belki sıcaktı şubat gece karla başladı fakat
en güzel yüzünü resminin yüreğime ters kapadım
kırdım belleğimin bütün sırı dökük aynalarını
ranzam soğuk ranzam ayaz ranzam kar
altımda demir üstümde ışık yanımda duvar
üşür ellerim sensiz ellerim öksüz ellerim
nerede portakal bahçesi kadar sıcak memelerin
dönerim gene duvar gene soğuk gene ayaz
düşlerim seni almaz düşlerime müebbetim sığmaz
bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
güneşi yatırsalar koynuma ısınamam
bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun


III

bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun
sen yüreğimin dağlarında sakladığım kaçak kız
seni sunuyor kar yüklü dallarıyla çam ağaçları
kimliğin bende saklı uzanıp alsam alnın apak
gece balçık gibi yapışıyor ellerime saat kaç
tende yaşanmayacak aşkımız anladım tenimde isyan
yorgunum ranzama uzansam gözlerimi kapatsam
bir daha açmasam beni bu kapkara suskunluk
beni öldürecek diyorum avaz avaz düşüyorum
asma dikse anam kapımızdan balkona tırmansa
ak çamların kokusunu sen saçlarından savursan
üç yanı sırılsıklam ülkem gibi hep acı dalgala dirensen
yanağından mutlu bir damlanın yuvarlandığını görsem
kar da eridi çamur sonra yağmur sokaklar çıplak
asfalt makadam bulvar ayaklarda o bildik bıçak acısı
haki gömleğinden bir düğme aç ellerimden üşüyorum
şafakları yunus çıkarsa ağlarından balıkçılar beter ağlar
dudaklarımda uzayan sigara külü martı kanatları ve türkü:
bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
bulaşıyor dilime beni ağzınla sustur susturacaksan


IV

sabah oldu beni ağzınla sustur susturacaksan
gazeteyle uzatıldı mazgaldan dürülmüş bir yangın gibi
korkunç acılarıyla ellerime on üç yıl öncesinin vietnam'ı
pirinç tarlaları bambu evleri insanları yani kavgaları
1972 trag bang köyü ve temmuz güneşi
ve yankee ve napalm yani ölüm bulutları
yapışıyor sırtlarına çocukların çocukların bacakları tutuk
çığlıkları var fakat ağızlarında boylarından büyük
ilkokul çağında saçı kara çığlığı yangın küçücük kızın
bant çekmişler göbeğinin altına ne ayıp ne yasak
kaçıyor o güzelim çocuk bütün insanlığıyla çıplak
elinden tutmalı göğsüme basmalı göğsümde soluklandırmalıyım
benim de gözlerim yanaklarıma doğru çekilmeli acıdan
ağzımı kulaklarıma dek yırtarcasına haykırmalıyım
payıma düşeni almalıyım yedi milyon ton bombadan
işte ben her acıda böyle sırılsıklam şaşkınım
haykırılmış her çığlık burada benim ağzımı yakıyor
durma kanıyor acılarım gövdemin neresine dokunsam
kaldırmadan demir parmaklığı insanla insan arasından
canım sevgilim ben bu yaraları kabuk bağlatmam


V

alnım parmaklığa gömülü alnımda tarifsiz hasret
dörtbir yanım idam dörtbir yanımda türküleşen müebbet
ne bir yıldız kayar üstümden ne bir çiçek açar
hücreler burada susuz kör kuyulara benzer
her bahar duvara koşar da sarmaşıklar yaz biter
yorulur sonunda salkım saçak dal budak ağaçlar
gözlerimi içime içime çevirmesem gözlerim duvarda kurur
bir an büyüse suskunluk kulaklarıma kurşun akar
belki bu yüzden yüreğimde tepesi karlı dağlar
boydan boya karadeniz boydan boya toros
ak dağ kara dağ altın dağ cudi ağrı canik aras
vurulup öldüğüm kalkıp çocuklar gibi güldüğüm dağlar
yakındır eteklerinde dudaklarına özenir kiraz
ellerin tüfeğinden çözülür göğsüne ılık ılık kan yürür
dişlerinin arasında apak ilkbahar kardeleni uyanırsın
tenin buğulanır bilirim dudakları mahmur uykudadır
kollarını açıp gerinirsin ormanın bütün ağaçlarınca yeşil
dokunabilsem sana çoğalırdım saçlarınca tel tel
yüreğimin ırmaklarını aykırı akıtıyorum dağlara doğru
süzülüp gelsen suda bir papatya kadar güzel


VI

saçlarını yastık yapıp yatıyorsun öyle düşünüyorum
yorgan diye geceyi dört mevsim üstüne çekiyorsun
yaprak düşer ay düşer yıldız düşer kar düşer
kurşun düşer üstüne bomba ölüm ayrılık düşer
apansız sena düşer aklıma beni ağzınla sustur
göğsü isyan göğsü ateş göğsü tomur tomur
sena on altı yaşının heyecanını tarar aynada
çıplacık boynu.. el-boruk dağlarında israil konvoyu
kıvrılır yılan gibi.. nazi fırınlarından sarı yıldız uyanır
aynada gözlerini bırakır gözleri iki yüz kilo bomba
içine 504 peugeot'nun büsbütün bir kinle oturur
kanatlanır avına sena mehdillah şii müslüman kız
sedir ağaçları değil yanan köyleri geçer iki yanından
hükmünü okur benim ülkemde filizkıran fırtınası
dalların acısı gelir hücremde beni bulur
konvoy patır cizre arasında durur.. sena atmaca
sena nisan dalları gibi sena sena
fünye fitil ateş.. sena dur ama durma..
gövdesinin dört katı ağır bombayla patlar güzelim kız
beni ağzınla sustur susturacaksan


VII

bu türkü hiç bitmeyecek karanlık sular akıyor içime
her dizesi bir fırtına belki soluğum yetmeyecek
korkarım teninden avuçladığım buğu uçup gidecek
yastığım sımsıkı yastıkta aralanmıyor dudakların
kış üşümesiyle durma sırtını dönüyor yatağım
bir yangından çıkmışım tepeden tırnağa yanık
çekip almışım bir çocuğu çığlığı bende kalmış
yana yana dost kapılardan yüzgeri olmuşum
su dökenimi aramışım inatla beni ağzınla sustur
beni suskunluk kapkara suskunluk öldürecek beni
sesi türkümün sesi sağanak yağmurları isterim
dur altına sen de sağalır belki ateşi gövdemin
duvarla başladı duvarla mı bitecek türküm
şu dağlar eteği kuşatma tepesi karlı dağlar
şu okul şu sokak şu ev şu ağaç şu bulvar
düşünüyorum da sanki bir varmış bir yokmuş
benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
sesli konuş dışarda kalmasın çiçek yüklü dallarıyla bahar
balçık gecelerden balçık gecelere çıkıyorum
ayaydınlık sabahlara bir de sana inanıyorum


VIII

benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere
yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle
benim gecelerim tepeleme ısırganotu sevgilim
dur durak yok bana bu bahar akşamlarından
toprak deniz ve kadın kokularıyla dövüyor da kapımı
bir karası aşıyor duvarı kahrolası karanlık
kibriti çakılmış sigarayım nerede dudakların
barut dumanıyla islenmiş belki kararmış saçların
çekincesiz yıkanırsın deli çılgın akan sularda
sular hırçın sular arsız ben ellerimle yapayalnız
kovalanmışım çocukça düşlerimden taşa tutulmuşum
balıkları oltada bir deniz gibi ayağa kalkmışım
delikanlıyım yıldızsız gecelerde düşlerine kıran girmiş
sensiz kupkuru bir dalım güneşin gözüne batan
grevsiz işçiyim de ocağı tütmeyen evim
öğretmenim diline sözcük sözcük yasak vurulmuş
çocuğum elinde bir balon bulut bir dolu umut
benekli balonlarım sonra bir varmış bir yokmuş
benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş


IX

türkü söylüyoruz tahliyecinin ardından nedense yanık
yanık bir şeyler kokuyor havada ağlamak istiyorum
ateş hattından çıkmışım beni ağzınla sustur
tam bir hafta aralıksız dövmüşler barikatı
kanlı upuzun bırakmışım üç arkadaşımı yorgunum
yürürken şarapnel parçası düşüyor göğsümden
çekilen ilk dişimmiş gibi alıp cebime koyuyorum
daha otuz bir dişim var katıla katıla gülüyorum
yaranı avuçlarıma ver ateş hattından çıkmışım
yitiyor nöbetçi kulesi ellerim kopuyor parmaklıktan
nerede susuzluğun bir yudum su kaldı mataramda
ağzımda senin dudakların bir varmış bir yokmuş
duvarın dibinde kurt köpekleri ve bolivyalı çavuş
guevera'nın sırt çantasında neruda kahkahası
ve ezbere okuduğum bizim şairlerimiz geliyor aklıma
salt bizim işimizmiş gibi şaşıp kalmışım
felaket yakışırmış meğer onlara da ölmek
çınar dediğin de gün gelir devrilirmiş usulca
anımsa ne derdik aramızda ona hadi anımsa
a. kadir amca a. kadir amca a. kadir amca


X

benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere
yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle
ben yokum okulda fabrikada sokakta sen yoksun
her adımda bir pusu her pusuda bir sevinç asılı
kapılar kapalı pencerelerin perdeleri aralanmaz
çocukların oyuntaşı parçalanır camlarda gülmezler açmaz
ardına süpürgeyle kurum yığar bir kadın
öğrenciler başka işçiler başka bir başka ülkem
sen neredesin insan kardeşim nerede neredeyim ben
hücremin değil evinin duvarında bitiyor voltam
buz gibi titriyor sırtıyla duvara sırtımı dayasam
adımlarımı sayıyor bir iki üç... aklı karışıyor
gün biter mi ay biter mi mevsim yıl biter mi
duvardan duvara ömür biter mi şaşıp kalıyor
kapısını açsa kapıma çıkacak ödü kopuyor
işte bu insan kardeşimin ölümcül korkusu bu işte
ağır mahkûmum düşüyorum bütün uçurumları
yüreğinin kayalıklarında yeşertemedi henüz bana bir dal
paramparça parmaklarım korkusunu saçıyor uykusunda


XI

insan yaralarım kanadı beni ağzınla sustur
yaralarım kanamasa gözlerim duvarda kurur
kör sağır suskunlukları dipsiz düşüyorum
ayırdına varmadan dibini çekiyorlar uçurumun
beni dipsizlik kapkara dipsizlik öldürecek beni
sözüm kurşun hasretim kurşun kurtuluşum kurşun
açsana gülün yaprağını uçsana kanadını kuşun
sevmesi sevişmek değil gülmesi gülüşmek
çocuğunun saçlarını okşuyor elleri dalgın elleri uzak
yasaklarca çalışıp konuşup yaşıyor yasaklarca
hah desem unutup büyük ellerini kaçacak
kaçacak ardında madeni sesler bırakarak
keşif kolları çıkar inadına yasak ateşler yak
kuşatmalar da kuşatılır bir yerde haber uçur
alınıp satılabilen bir ülkenin müebbetiyim ben
türküm duvarla türküm yangınla sürüp gidecek
gencim delifişek gözlerim bir çift kara tüfek
bütün umutlar menzilimde belki kızıyorlar sözlerime
henüz bir avuç insan kardeşimi gördüm fakat
şaşırmadan ellerini dimdik bakabilirken gözlerime


XII

benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
çoğalmasın yangın sesli konuş güzelim insan
adın bende gizli gölgen takibinde helikopterin
her gece koşar gelirsin düşlerimin çekimine kapılıp
kent dağa kavuşur ellerim ellerini bulunca
ellerimiz buluşunca düşlerim gece baskınında
çam ve ardıç kokularını göğsüme bırakıp
kopar yürürsün ellerimin şehvetine sarınıp
yürürsün canımın içi kanatlan çarçabuk
serçe tedirgini adımların ele vermeden seni
kaç mahpus yılı düşlerime girip çıktın
hep bir umudun allığı düşler ki sınırsız
düşler ki yazdan kışa uçsuz bucaksız
düşler ki yaşanan yıllara aykırı
kurumasın istemem rüzgârda salınmadık hiçbir dal
minik ellerin yine kabzasında büyüsün silahın
devrederken nöbeti fakat bir el değmeli eline
acı bir bulut gibi taşıma saçlarını seni ülkem bildim
yorulursun arama arama ellerimi ellerimi unut
katmer güllerin açtığı dağlardadır aşk ve umut


XIII

umudum dağlarca yapraklarca umudum halklarca
fabrikalar gecekondular.. duyuyorum tıpırtısını varoşların
daha fazla dayanamaz bu beton bu demir bu plastik
kolumu uzatınca elini buluyorum yan hücredeki arkadaşın
eli sıcak elim sıcak sımsıcak umut yaşamak bu
yaşamak bu diyorum kesip atıyorum karamsar yerlerimi
ve gülüyorum gül sen de yüzünde güller açsın
güney afrikalı zencilerin kavgaları erik çiçekleri kadar ak
biliyorum nice kavgalar verilmekte bana yakın bana uzak
hücre hücre direniyorum kuşatılsam da sayrılıklarla
gün gelecek saçlarımın güz savrulması durmuş olacak
duvarla boğuşmayacak hiçbir düş hiçbir adım hiçbir ayrılık
ve hiçbir sözcük şiirde bir silah gibi patlamayacak
ne müthiş bir duygu içerde umudu kıyasıya yaşamak
çürütülmek ve öldürülmek olasılığı ağır basarken
mutlu şarkıları ve zafer tarakalarını beklemek
evet canım gün gelecek nasıl atılmışsam içeri
öyle diri ve genç aşacağım yıkılan ilk duvarı
oğlu kızı yitik bütün kadınları anam bileceğim
sen diye öpeceğim ağzından karşıma çıkan ilk kızı


XIV

karşıma çıkan ilk kızı sen diye öpeceğim ağzından
boynuna doladığım kollarıma ayaz vuracak belki
soracağım nerede belinin çukuruna dolan saçların
susturacaksa o kız da ağzıyla sustursun beni
direnmenin güzelliği yüzümüzde kış bahar yaz
çok değişmedik fakat ellerimiz büyüdü az biraz
gökyüzünden çalıp yolla uçurtmaları salkım saçak
ellerimizde çocuk merakı ellerimiz güzel haberlere aç
bana ince uçurumlara bakan kar bahar yüklü patikaları anlat
ki iz sürücüler tıkanıp kalsın sonlarına bakınca o saat
köylere inişlerinizi bir de bir de kentlere kaçamak
yün çorapları önemse dağlarda korkarım ayakların donacak
ağlamaklı oluyorum ne güzel düşlerken kuşanmış günleri
kırılacakmış gibi bütün kapalı kapılar bugün yarın
bayramlık giysilerimle buluyorum kendimi aynada tıraş olurken
ranzamda uyur uyanık düş denizi geçiyor üzerimden
alıp getiriyor kovasını küreğini kumdan kale yapan çocukların
bulutları yıkıyorum saçlarından gözleri nasıl da umut
hep umut edeceğiz sevgilim kopacak her yenilgi sonrası
sustu sanılan yüreğimizde korkunç bir yaşam fırtınası


Sevgili Yoldaş Kurbağalar

1

size şiddeti suyunu bulandırmayan bir öfke getirdim -çünkü
öfkeliyken bir cinayeti tasarlamak cinayete gerekçe oluyor
harp ve sulh arasında uzun yıllar var ki işgal altında aklım
yeni bir bakma biçimi getirdim acı aynı da kadrajı farklı
ara sıra gidip ilhami'de balık yemeli yüfer mi olur çipura mı
her balık her yeme gelmez damak tadına göre olta ister
usta balıkçı ister sanılır ki şarap kadehini sarkıtmış denize
üstelik deniz karanlıkta bir orman kadar tehlike büyütmez
ayaklarına ıslak yosunlar değer ürkmek düşünceye dair
ne zaman iyi şeyler düşünsem cinayetsiz bir gün düşünsem
anasından otoparkçı doğmuş itin biri başıma dikiliyor
uzun zaman oldu oysa bir cinayeti adam gibi tasarlamayalı
uzun zaman oldu ihlal etmeyeli bir aşkın sınırlarını
bir çocuğa yarın diye bakmayalı uzun zaman oldu

bütün bu uzun zamanları birbirine ekleyerek getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


2

halkın iki yüzünü otopsi masasına getirdim -çünkü
neden bedeniyle düşünür bir halk merak ediyorum
kan tutan bakmasın utangaç istakoz derinlere kaçsın
yeni bir anlama biçimi getirdim düşlerin trasesi olsun
kravatlı yürüdüğümde müdürüm diye adres soran birini
gözümü kırpmadan otoparkçının yanına gönderebilirim
bilmiyorum diyorum bilerek herkesin her şeyi bildiğini
gidip rasgele satın alıyorum erikleri elmaları kirazları
manav tezgâhında özenle çalışılmış al yeşil yalanları
kırık bir koltuk gibi dayıyorum sırtımı duvara
karnımda bir kucak göbek gözlerim doluyor
kalkıp yürüsem yürüyen esmer bir keder oluyorum
pencerenin pervazında sönmemiş sigara izmariti
insan nasıl duruyorsa öyle biçimleniyor gövdesi

biçim bir gövdenin yaşaması için gerekliydi getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


3

bir şey adına yalan söyleyen imgeyi getirdim -çünkü
o da bazen kavram gibi cinayet işliyor taammüden
bir tencereye kapağı kayıpsa kapaksız tencere denir
yeni bir kavrama biçimi getirdim tersine işleyen desen
biraz esinti desem bir kız yüzündeki utangaçlığı üfürür
bıldırcın desem papağan desem tarz itibariyle uymaz
makyaj yaparken gözlerinin rengini dağınık bırakan kadın
bacaklarına kapıcı çocuğu dolaşacakken frene basıyor
otobanda asfalta karışmış köpek ölüsü geliyor aklıma
otobansız köylüler nerden bilsin köpeğin bu ölme biçimini
kapıların önünde oturan kapıcılar bozmuyor istiflerini
ya kangalımı tasmasız geçireceğim aranızdan diyorum
ya da bugünlerde acımadan şiirler salacağım üstünüze
hiç kimse önemsemiyor kangalı değil de sanırım şiirle beni

kapağını kaybetmiş tencerenin isyanın getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


4

erken devrimler değil peşin yenilgiler getirdim -çünkü
troçki buharin ve bütün özcinayetler ayağımı burkuyor
kazma cinayet aleti değildir toprağın sertliğini alır
ipe çamaşır çitilenerek asılır beyazı rüzgâra dönük
yeni bir öfke biçimi getirdim bir başka yakışıklılık hali
erken ayrılıkları erken ölümleri kurşuna değenleri
dağdan yuvarlanan güneşi deniz yutar hatırlanırsa
kurşun soğumaya başladığında kasteder hayata
bedenin terleyen üşümesi ki ah on dokuz yirmi yaşım
kızarmış ekmeğin tereyağına uygun bir sıcaklığı olur
bastığı şiiri parça parça okurken matbaacı çırağı
uyuyup kalır da düşleri ön kapağa yedinci renk olur
yanlış bir telefon uzun çalar sesi yalnızlığımız olur
en son durumumuz bu en son ajans haberleri gibi

getire getire işte bu basit bilinebilirlikleri getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


5

ne güzel geldin çiçeklerinle demeyi getirdim -çünkü
ne güzel gidiyorsun kuşlarımla demek istiyorum
sevgili sevinç olmalı su sızdırmazken ölüm bu kadar
yeni bir sevme biçimi getirdim belki yalan ama yeni
ne kadar temizlenirse halı kiri o kadar gösteriyor
ayçekirdeğinin tuzu ve dağınıklığı mazeret olabilir
tırnaklarımın ve dişlerimin arasına bulaşması dahil
kaldırılan sandalye bir daha aynı yere oturmuyor
aynada kırılan ilk yalan amipten hızlı çoğalıyor
tam bu anda suya bakan salkımsöğüt önerilebilir
konuyla alakası yokmuş gibi duran bir benin
bilmediğimiz bir kızın ensesinde ben oluşu gibi
bilmediğimiz bir oğlanda yürüyen incelik gibi
aşk olur o zaman belki de kim bilir aşk tamam olur

ışığın gölgesini inatla aydınlatma çabasını getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


6

dem çeken kumruların ansız susmasını getirdim -çünkü
karanlıkta çakılan kibritin buz gibi yalnızlığını gördüm
içimizde patlayacak bir suskunluğu ateşliyordur belki
yeni bir susma biçimi getirdim bir başka konuşma hali
dikenlerini çekmiş bir gülün üzerine yürüsek diyorum
geçtiğimiz sokakların çehresini değiştirsek diyorum
saç dibinden başlıyor dökülme isteği bunu biliyorum
kel olmadan kellik hesaba katılırsa sözün önü açılır
yüz metrede deniz olmadan bayrak değişimi belki
yaşlılık biraz da oyunsuz kalmış çocukluk değil mi
bugünlerde iyi bakmalı can yücel'e vedat günyol'a
tok bir sesle usul usul biri biri usul usul bir sesle tok
kendinden önce ipi göğüsleyene nasıl bakar bir atlet
dağ dağa dönsün yüzünü arada bulut yağmur olsun

bir şey olsun hayatımızda tutup o bir şeyi getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


7

bir kuşun kanatlarındaki rüzgârı getirdim -çünkü
dört bir taraf gökyüzü ve geniş açı yüzümü okşuyor
kalabalığın uyumu muydu yürüyüşümüze fiyaka katan
yeni bir görme biçimi getirdim okuyorum şair bey
kan giderek çoğaldı bir gülün kırmızısına mı döndük
sessizce elini eteğini çekiyor annelerimiz bizden
namaza durmalarından belli allah'a yakın dualarından
gitgide buruşan yüzleri ki cesaret edip okşayamadığımız
yitirme korkumuzu yalnız kalma korkumuzu getirdim
yükseklik korkumuzu aşağılık korkumuzu getirdim
ödediğimiz faturaları ödeyemediklerimizi ne varsa
bir taşın döne döne düşme hızını sırası gelen öyküyü
bir vapurun nazlanarak kalkışını çocukların boy atışını
sahi çocuklar boy atarken ayaklarının altı kaşınır mı

saçlarının esintisine bulutlar karışır mı onu getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


8

yüklemi öznesine yaklaşan bir cümleyi getirdim -çünkü
bir kilimin teklifsiz sıcaklığına dokunuyor ayaklarım
henüz ıslanmış bir karanfil tomurcuğu duruyor elimde
yeni bir direnme biçimi getirdim eveti ve hayırı bilen
bir kazakta ilmik ilmik büyümesini çağla yeşilinin
eski bir dostun ansızın karşımıza çıkan merhabasını
bir dilim ekmeğe bir paket sigaraya muhtaçken
az giydiğimiz pantolonda her nasılsa unutulan parayı
uzayıp giden bir dalgakıranı dalgaların kırılmışlığını
kollarımızda soba yanığı gibi duran aşı izini aşk izini
siyahla beyaz arasındayken bütün renkler bir umudu
bir kaşık suda boğacakken yutkunduğumuzu
zan altında kalışımızı zan altında bırakışımızı
erzincan depremleriyle boy ölçüşen aşklarımızı

sıracevizler caddesi'ne ceviz ağacı dikmeyi getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


9

dile düşecek bir şiiri bir şarkıyı ısrarla getirdim -çünkü
sağlam bir masada rakının üçüncü kadehini özledim
kendi yalanına inanıp bir ömrü tekrar göze almayı
yeni bir itiraz biçimi getirdim kimyası insan kimyası
matematiğini coğrafyasını fen ve tabiatını kavganın
kumda izi kalan yavrularıydık deniz kaplumbağalarının
alıcı kuşların pike yaptığı suya değdi de ayaklarımız
kalbimiz suyun aynasına düşen suretimizmiş meğer
gölgesinden nasıl kurtulur insan kendi derisini yüzmeden
erkeği zaten saymıyorum kadınsa şüphelerim çok ciddi
bir kasapla akrabalık kurmalı alışmak zor ölü arkadaşlara
tuza banılmış ekmekten geriye tuza banılmış ekmek kalıyor
keskin yüzünden köreliyor bıçak bu işlerde bir terslik var
aşık olunmaz aşkolunur devrimci olunmaz devrimolunur

ellerinden tutup soluk soluğa bütün bunları getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar


Suda Seken Hayat

bindokuzyüzaltmış doğumlular
yıldız kanatlı birer kuştular
doğru uçtular yanlış uçtular
bıkmadan usanmadan uçtular
bindokuzyüzaltmış doğumlular
yıldız kanatlı birer kuştular

fırtınalara bindi
ateşi harlayan kanatları
en acemi
ve en usta
gözlerimize değen gözleri
kaçamadığımız yangın

              karanlıkta

suda seken taş
onların hayatıdır
suda seken
    yassı parlak taş
hayatımızın en dehşet anıdır
üç kere seker
beş kere seker

başı bulutlara değer

belki varamadı
    karşı yakaya
varacak fakat
suda seken hayat


Şafak Türküsü

1

beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama

kaç zamandır yüzüm tıraşlı
gözlerim şafak bekledim
uzarken ellerim
kulağım kirişte
ölümü özledim anne
yaşamak isterken delice


2

bugün görüş günü
günlerden salı
ıslak
sarı bir yağmur yağıyor
ülkemin neresine bakarsa ay
orada yitik bir anne ağlıyor
sen aralıyorsun yağmuru
acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
sonra bir umut koşuyorsun
yüreğin avcunda
        ısırırken
               çırpıntı gözlerini
(ah verebilseydim keşke
yüreği avucunda koşan
her bir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
                 bir ülkeyi armağan)
koşma anne
birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
oysa benim için gece
ışık hızıyla koşan
kısa ve soğuk bir zamandır
bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
uykusuz
                 yorgun
                 ve korkak


3

sanırım baytardı
yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
boş ver hipokrat amca
üzülme ne olur
sen de anne
sen de üzülme
hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
      korkak kahraman gecelerimi
düşlerimle sınırsız
diretmişliğimle genç
şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
usulca açıverdi
      yanağımda tomurcuk

pir sultan'ı düşün anne
şeyh bedrettin'i
börklüce'yi
        torlak kemal'i
düşün anne
hâlâ kanaması nedendir faşizmin göğsünde
utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yaşının
on sekizinde ölümüne pervasız yürüyen
ince bilekli çıplak ayaklı tanya'nın
deniz'i düşün anne
her mayıs şafağında uzun
uzun döverken darağaçlarını
ve o şafaktan doğma
        on bir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
insanları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir yusufçuk havalansın


4

sıcak omuzlar değerken omzuma
buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
bayraklar ve türkülerle
kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

kurşunlar sıktılar alnıma
açık alanlarda ağır
kartalların konup kalktığı
yalçın kayalardan biriydim
ölüp dirildim yeniden
güneşli güneşsiz akşamlarda

mutlu yarınlar adına
özgürlük adına ekmek adına
üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
dirilip dönmesin diye hiroşimalar
tahtadan atlarının boynuna çıplak
         ölümlerle yatmasın diye çocuklar
aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
kardeşlik adına
havadaki kuş denizdeki balık adına
yürüdüm yıllar boyu

dönüp bakmadım arkama
ıraktı gözlerim çok ırak
izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
kalsa da silinir gider
yalnızca bir ağıt gibi çakılır
ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer


5

tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda başoyuncuyum
bütün gözler üstümde

sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
masa üstünde üşüyen bir sigara
yanında küçücük bir cam bardak
içinde rengi bu gecenin
cılız titrek bir kibrit
kâğıt kalem
sandalye
geride flu
yağlı
büküm büküm bir ip
ve çingene kuralına uygun
değişmez dekoru mudur
idam mahkûmunun


6

kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
oysa birazdan boynumu kıracaklar
pul pul dökülecek yaz sıvası eylülün

ben ölümü asıl az ötede titreyen
çingenenin kara kıllı ellerinde gördüm
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

yani benim güzel annem
alacaşafağında ülkemin
yıldız uçurmak varken
oturup yıldızlar içinde
kendi buruk kanımı içtim


7

ne garip duygu şu ölmek
öptüğüm kızlar geliyor aklıma
bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına


8

geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kâğıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

usul adımlarla yürüdüm ömrümü
karşımda kurum kurum-laşan darağacı
(tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
birdenbire acıdı boynum
gelecekler var birbiri ardınca genç
                                        yakışıklı
ne olur işçi kadınım
az yumuşak dik
şu kefenin yakasını


9

yaşamak ağrısı asıldı boynuma
oysa türkü tadında yaşamak isterdim
çiçekleri kokmak ırmakları akmak
yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
su başlarında aylak sektirmek kavalımı
sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
anavarza kayalıklarına tırmanmak isterdim
o güzel günleri görenler arasında
bir soluk ben de yaşamak isterdim
bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
öperken siya-u jakond'u tebessümünden
işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
bir de yirmi beş kilometreden görebilmek
nazım'ın gözleriyle pırıl pırıl moskova'yı

ölmek ne garip şey anne
bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
sedef kakmalı bir kutu içinde
vermek isterdim çocukların ellerine
sonra
sonra benim güzel annem
damdan düşer gibi
vurulmak isterdim bir kıza


10

künyemi okudular
suçumuz malum

gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin bir acı bilenmiş
gitgide yaklaşıyor sonum

iri sözlerim yoktu söyleyecek
usulca baktım yüzlerine
bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
göçtü ayaklarının dibine

korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
                                                 darağacı
bir zaman rüzgârda
       saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
       sarı sıcak sevdasını düşürmedi mi
söyle anne
o çingene
bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
                                         sevmedi mi çılgınca


11

kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
                                                mideme karşı

kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine birer balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
                             taşacakken
ölmek ne garip şey anne

uçurumlar ki sende büyür
dağdır ki sende göçer
ben yaprak derim çiçek derim
çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
gül yanaklı çocuğa benzer
yine de
oğlunu yitirmek kim bilir
ne garip şey anne


12

beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düşevinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılısıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim
bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yorgun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne

2001-2009 © www.siirfeneri.net / Editör: İbrahim Baştuğ