|
Kıs[s]aca
“Benim
için şiir, nesnel gerçekliğin öznel açıdan estetik düzlemde dönüştürülmesiyle,
nesnel gerçekliğe artıdeğer olarak eklemlenerek, bu bağlamda şairin
kendisini ve okurunu insani olan dizgeye doğru evrilten devrimci bir
müdahale olmalıdır.
Nesnel
gerçekliğe artıdeğer olarak eklemlenen şiir, tamamlandığı andan itibaren
sadece şairinin bile değildir. Artık o, şairi de dahil olmak üzere tüm
toplumundur.
Bu yüzden şiirin, gerçek sahiplerinin tümüne ulaşması için çaba göstererek,
toplumun bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırmak ve toplumu
dönüştürmek amacında olan sosyalist bir görevi olmalıdır.”
9
Mayıs 1961'de İstanbul-Üsküdar'da doğdu.
KTÜ
ve ODTÜ’de Mühendislik lisans ve yüksek lisans öğrenimi gördü. İlk şiiri
Varlık dergisinde 1987 yılında yayımlandı. Varlık, Milliyet
Sanat, Hürriyet Gösteri, Cumhuriyet Kitap, Edebiyat
Eleştiri, Su, Kıyı, Yazko Edebiyat,
Patika, Yaba Öykü, İnsancıl, Evrensel
Kültür, Damar, Yarın, Yazıt, Temmuz
vb. pek çok dergide şiir ve şiirin sorunları üzerine yazıları yayımlandı.
Şiir
kitapları
|
|
ALNIMI
DAYADIM BİR NAMLUYA
Alnımı
dayadım bir namluya, düşünüyorum, kafam karmakarışık.
Ölümü daha çok istiyor gibi sanki, kasımpatıları özlüyoruz!
Yaprakların kızılını çalan güneşin alevden saçları
Gülüşümde bir yara izi bırakarak dalıyor kederin tufanına
Ayrılığın bulutları titreyen göğsümden çakan bir fener;
Derisi bir denizcinin dövmeleri gibi yanıp sönüyor.
Eskiden
her gün alışveriş yaptığım kitapçılara artık,
Daha az gider oldum, denizle konuşmak için, bir adayım hasılı
Yanaşan kayıkların gitmesini bekliyorum sessizce
Dinginliği bozan tek şey kükreyen köpüklü dalgalar,
Usta nakkaşların göz akına işledikleri çiniler kadar beyaz
Kum zambakları ve sayıları gitgide azalan turnalar.
Gümüş
mavisi bir kanı aydınlatan ay ışığı sarmış bedenini,
Alev alıyor bastığım yere düşen gölgesi kirpiklerinin
Susuzluktan yakındığın vakitlerde sen gönlümdeki ıslak caddelerden
Geçiyorsun bir söz gibi aldırmadan dinlediğim ama içime işleyen
Bıraktığın gibi duruyorum öyle bir göl kadar uysal ve kırık
Alnımı dayadım bir namluya, düşünüyorum, kafam karmakarışık.
BİR UÇURTMA SABAHI
avludaki çeşmenin kurnasında biriken suya yansıyan
hareketli bulutları seyrederek, bekliyoruz
bir tırtıl gibi belki de aslında kelebek,
yarım kalan yolculuklarını tamamlamak için arkadaşların.
sabırla örüyoruz kozasını bir uçurtma sabahının,
içimizde kuru erik ve söğüt ağaçları çıtırdıyor.
bir
haftadır yağan yağmur;
hep bu kuru erik ve söğüt ağaçlarının
yapraklarından geçerek karışıyor toprağa,
mendil kadar ıslak güvercinler bırakıyor
bir sevgi gösterisi niyetine aramıza…
çiçek tarhlarını kırkıyor, gülleri budayıp suluyor,
bahçe sırasını yeniden boyuyor.
biz,
ortadaki şadırvanda… metin, behçet, uğur,
düşünmeden, düşünüyormuş gibi bekliyoruz.
ileri derecede yanık deri enfeksiyonu,
busbulanık bilincimiz ve nükleer soykırım takıntılarımızla,
şemsiyeleri kapatırsak bunalıyoruz.
sivas
kırması bir kangal bizimle bekliyor
yuvalarına tohum taşıyan karınca sürüleri,
mıntıka temizliği yapan mezarlık görevlisi,
iftarını gözyaşlarıyla açan bir kız kardeş,
secde etmiş alınların uyduğu dua sesleri,
park halinde bir otomobilin altından
bir ok gibi fırlayarak gözden kaybolan bir kedi,
köylerine doğru sürülerini güden çiftçiler,
çimlerden geçen karanlık gölgeler,
çöp tenekelerinde pet şişe toplayan, gazete arayan çocuk,
az önce çıkan kuzeybatı rüzgarı
bizimle bekliyor…
biliyorum,
alışkın değilim bu kalabalığa
su gibi, sevdiğimiz sular gibi, aydınlık, duru.
rastgele ve yalın mı yalın sözcüklere
damıtılmış kanlı gözyaşlarını, bir kor yığınını
durup dururken yükleyiveren öyle vakitsiz ki,
giderek dalgaları büyüten küçük taşlar gibi
düştükleri yerde oylumlarını
hem genişletiyor, hem de derinleştiriyorlar.
kuru
erik ve söğüt ağaçları
sararıp kızaracak, dökülecek…
sanki her söz söylenmiş, her şiir eskimiş olacak,
havaya kalkan bir el, birbiriyle çakışan gözler,
bir yanımız, hep boş kalacak.
NELER
KONUŞMADIK
Neler
konuşmadık ölülerimizle
Kardeşlikten öte bir yakınlığımız var.
İlk kurbanlardık hep en suçsuz olanlar
Annelerimiz tarafından kucaklanıp öpülerek yolculanırken
Çatılardaki kiremitlere dökülen ağır
Kurşun tanelerin çığlığı yükselirdi
Tellerin kırık fincanına dadanan leylekler uyuklardı,
Çıkılmadık doruklara tırmanmaya çalışırdık bir dağcı gibi.
Neler konuşmadık ölülerimizle
Kardeşlikten öte bir yakınlığımız var.
Su içerken bile kafalarını ikide bir kaldırıp
Gözleri çok iyi görmediği için olacak.
Bir tehlike var mı diye etraflarına bakan karacalar gibi,
Kuru dal parçaları gibi sertliğini yitirmiş,
Yürürken basıldığında üzerine,
Kırılacak olsa dahi sesini çıkarmayan.
Neler
konuşmadık ölülerimizle
Kardeşlikten öte bir yakınlığımız var.
Bitirmek üzere olduğum doktoradan başladık önce,
Tepsilerinde boşları toplayan çaycılardan sonra az biraz,
Derken parmağındaki yüzük izini senin
Ve sen kadar başkasıyla olamayacağımı benim,
Yeniden sevgili olmak için belki de
Bir kez daha format çekilerek kırışıklıklarına hayatın.
Karnının üstüne uzanmış bekliyordu ay
Bulvarlarda bir hayalet gibi otomobillerin ışığı.
Neler
konuşmadık ölülerimizle
Kardeşlikten öte bir yakınlığımız var.
-Ama hiç sonu gelmiyordu bu konuşmaların…
ÜŞÜRDÜ
RÜZGARIMDAN BENİM BİR BULUT
ellerimde
dupduru gözlerinin karanlık suları ışırdı,
öpücükler taşıdığımız bir vakit, şafak mıydı yaralı olan?
yoksa şafakta mı yaralanmıştık biz, kalbim?
gençtik, çok kalabalıktık, dövüşmekten hoşlanırdık,
olgun ve soyulmaya hazır bir şeftali gibi kokardı ağzımız
sözcüklerle dolu bir buket çiçekti ölüm o zaman
günü birlikte akşama teslim edip vedalaştığımız.
ellerimle
tutuşturdum senin yüreğinde çalı çırpısını
gün ışığından topladığım aşkımızın nehir kıyısında
bir kulübeydin sen, benim ağaç kütüklerimden örülmüş cesur,
erken çıkan bir ay'dın dallarının uçları yağmuru taşırken
gökyüzünde uçurtmalar kadar açılmak istiyordun,
bütün ruhun taşıyordu sanki çiğ toplayan bir mavilik gibi
pelikanların alçalıp toplandığı soğuklukta.
çifte su sesi küreklerin üşürdü rüzgarımdan benim bir bulut.
ellerimle
öğrettim sana çocuk yaşımın nefesini,
sevgili olabilmek için önemini anlattım arkadaşlığımızın,
her elin istediği şekilde, şekil verebildiği bir çamur haline geldik.
tanıdık kendimizi, iyi insanlardık, dümen suyunda giden hayatın.
ellerimle sordum kardeşçe yaşamadık mı diye bu topraklarda?
bu topraklarda sessiz kalmak isteseydik eğer,
örmezdik acı hırkasını umudun, bizi sislere saran…
ÜZÜLDÜĞÜMÜ
BİLMENİZİ İSTERİM
üzüldüğümü
bilmenizi isterim, böyle diyorum
ben de bakın kendi kendime, seviniz beni diye.
sevsin diye, bu yara, yaram: içimdeki suflör;
bıçak ol, kes; bu acıyı, bu yaradan, kopar, al
sessizlik uysaldır, bir ağaç gölgesi, bir bağ evi.
sevsin
diye, ürküttüğü kuşlar yağmurun, orda
seviniz beni diye, elinin sıcaklığının durduğu oda,
yalnızlığın sılasına uyandığım terlik sesi: kor!
yolunu şaşırmış bir su için, sesim için, bir akor;
bir çizik bırak, sensiz söylediğim eski bir şarkıya.
bıçak
ol kes; bu acıyı, bu yaradan, kopar, al
utanıyorum, yaşadıklarımdan kalmasın bir köpek.
üzüldüğümü bilmenizi isterim, kürsüden indim,
ne varsa konuştuğum, sizin için konuştum, cebren,
ben de bakın kendi kendime, seviniz beni diye.
|