Abdülkadir Budak

Adnan Özer

Adnan Satıcı

Ahmet Ada

Ahmet Hâşim

Ahmet Necdet

Altay Öktem

Arif Damar

Aslan Özdemir

Âşık Paşa

Ataol Behramoğlu

Aytekin Karaçoban

Bâki Ayhan T.

Bayram Balcı

Bozan Yaman

Cihan Oğuz

Fahri Öz

Gülten Akın

Güngör Tekçe

Hakan Şenocak

Halil Gökhan

Halil İbrahim Özcan

Hasan Öztoprak

Hilmi Yavuz

Hoca Dehhani

İbrahim Baştuğ

İlhan Berk

Kadı Burhaneddin

Kadir Aydemir

Kemal Bayrakçı

Kıvılcım Vafi

Koray Feyiz

Mecit Ünal

Metin Celâl

Metin Cengiz

Metin Fındıkçı

Murat Koçak

Mustafa Atiker

Müslim Çelik

Nafer Ermiş

Nesimi

Neşe Yaşın

Nevzat Çelik

Nihat Behram

Nilüfer Altunkaya

Onur Caymaz

Özkan Mert

Sabahattin Umutlu

Sabahattin Yalkın

Salih Bolat

Sennur Sezer

Serkan Engin

Sultan Veled

Şeyyad Hamza

Şükrü Erbaş

Tevfik Taş

Turgay Fişekçi

Turgay Kantürk

Hasan Öztoprak
Hasan
Öztoprak

Kıs[s]aca
Şiir Üzerine Açıklamalar
I.
Şiir bence, insanın bir tür kendini açığa vuruşudur; ama bir dünya görüşü olarak, hayatı kavrayış olarak açığa vuruş. İnsanın içerdeki gezintisi, kendini arama ve keşfetme etiği. Şair içine doğduğu dünyaya ait kültürel alışkanlıkları terkedip, kendi doğasının derinliğini ve mahremiyetini keşfe çıkmış kişidir. Şair, yazı (şiir) yoluyla mahremiyetini keşfettiği sürece açıklar, mahremiyetini dışa vurur.
II.
Bunu da sözcükler aracılığı ile; bazen duyguları, duygulanımları bazen toplumsalı bazen de doğayı kullanarak yapar. O, dışarıdan edindiği deneyimi, toplum ya da doğadan aldığı esini bir araç olarak kullanır. Toplumsal bir meseleyi dile getirirken de, doğal bir atmosferi betimlerken de aslında kendinden bahseder. Onun yaptığı tek şey, kendini açıklamaktır.
III.
Bazıları şairliği bir meslek olarak görüyor, bazıları da yazarlıkla karıştırıyor. Bunlar kesinlikle yanlıştır. Bir benzetme yapmak gerekirse, şairlik, peygamberlik gibidir. Şair, kendi içindeki tanrının sesini dinler. Onu anladığında şiir yoluyla insanlara iletir. Çoğunlukla anlamaz, anladığını sanır: Şairlik bir ruh hâlidir, aşkın bir ruh hâli.
IV.
Şair olanın sözü özdür. Şair lafı dolandırmaz. Metafor ve retorik şiire özgü değildir. Şiir bir imaj değildir. Tanrı sözüne yakın bir sözdür o. İnsanın taa içinden gelir. Yalan ya da gerçek değildir. Onu kavramlaştıramazsınız. Şiiri biçimsel özellikleri ile iyi ya da kötü diye tanımlayabilir, onu tarif edebilirsiniz ama bu bir şey demek değildir. Bir şiiri anlamak için onun içlerine, derinlemesine bir yolculuk yapmak gerekir. Orada şairini görürseniz şiir sizindir. Şair kendini kolayca açığa vurmak ister. Onu anlamıyorsanız bu sizden kaynaklanan bir sorundur. Onu kolayca anladığınızı sanıyorsanız, yine yanılıyorsunuzdur. Her şair kelimelerin arasında gizleneceği bir oda yapar.
V.
Son olarak:
Şair ve şiir doğaya aittir, kültüre değil.
Şiir bilincin değil, bilinçaltının ürünüdür.
Şair çocuktur, yetişkin değil.
Şiir yazılmaz, söylenir.
VI.
Dahası var
...


17 Aralık 1957'de İstanbul Balat'ta doğdu.

Sonradan Marmara Üniversitesi'ne dönüştürülen İİTİA Siyasal Bilimler Fakültesi'nden 1982 yılında mezun oldu. On beş yılı aşan politik faaliyeti sürecinde defalarca gözaltına
alınarak üç kez tutuklandı, hapis yattı. Eski, illegal "Türkiye Komünist
Partisi"ne üye olmaktan yargılandı. Edebiyat yolculuğuna şiirle
başladı. İlk şiirleri1984 yılında Yönelişler dergisinde
yayımlandıktan sonra aralarında Düşler, Dize, E, Gösteri, Göçebe,
İblis, Varlık, Le poetetravaille de bulunan birçok dergide şiirleri ve yazıları yayımlandı. İblis, Düşler, Göçebe ve E dergilerinin kurucuları
arasındadır. 1990-2007 yılları arasında yayın sektöründe idari ve editoryal görevlerde bulundu. Bu süreçte hakkında üç kez dava açıldı ve DGM'de yargılandı. 2007 yılının ocak ayında, doğumundan beri yaşadığı İstanbul'dan ayrılarak İzmir Foça'ya yerleşti.
İmkânsız Aşk (2003), Devamı Hayat (2004) ve Hakikatin
Ölümü
(2006) adlarıyla üç romanı yayımlandı.

Şiir kitapları

O Hayalle Kal (1991); Sanırım Hiçbirimizin Fark Edemediği Bir Sarsıntı Oldu (1993); Ağıtlar (1996); Ey Aşkı Anlayanlar (toplu şiirler, 1999); Kırklar Kitabı (2002)

 

"Gitmem Gerek"
                                            
Orhan Alkaya'ya

Yıl 1984'dü, bir kız tanıdım
Işıksız ve havasız bir hayata
Ama daha çok sessizliğe - belki de sarı bir sessizliğe -
Mahkum edilmişti:
Kaçaktı

Sarı saçları, sarı bir teni vardı
Gözlerinin akı sarıydı
Sözler sarı sarı çıkardı ağzından

Yavaşca dolaşırdı evin içinde
İstese de tüy adımlarını ağırlaştıramazdı
Zorunlu bir mesafe girmişti
Gün ışığıyla arasına

İkimiz için bir şiir yazmıştım
O şiir hiç yayımlanamadı
Adı "Gitmem Gerek"ti

Gidemedi bir vakit
Ben zaten gelemezdim

2004'te
Yani yirmi yıl geçmişken aradan
Şunu anladım sevgili Orhan
Gidememek insanı âşık eder
Hayale itermiş
Dediğinin tersine
'hayalleri içinde sıkışan'
Hiç de tehlikeli olmazmış
Olmadı

Şimdi
Huzura yaslayıp alnımı
Şiir yazma(ma)ya çalışıyorum
Gitmeye
Hayale
Aşka


HEPİMİZ İÇİN CEHENNEM

vakit yok her şeye yeniden başlamak için

heyecanı kalmadı nefes alıp vermenin bile

insan ruhunun, İsa'dan bu yana çarmıhtan kurtulamadığını,
bugün artık o çarmıhın hepimizin vicdanı olduğunu biliyorum

vicdansa çaresiz bırakıldığımız bir akşamdır
sabahı olmayan bir akşam


birbirimizden başka, hatta kimsenin kendinden başka
çaresi kalmamışken
sıradan bir akşama mahkûm olduk

yürüyerek çıkıp gidebileceğimiz bir odada
görünmez kapılar tutuyor bizi

dokunmanın şefkati şehvete (şiddete) dönüştüğünde
her şey bitmişti

şimdi bu şehvet hepimizin cehennemidir

iki bin yıldır bu cehennemde yaşıyoruz

başka bir cehennemin korkusuyla

her yeni günü ilk gün,
her yeni sevdayı ilk sevdamız sanarak

şükrederek yanıyoruz kızgın ateşlerde
ihtiraslarımız ve korkularımızla
acı duymayı bekleyerek

ne mümkün İsa'dan sonra acı duymak


HURUF

az önce bir yakınımı daha kaybettim uzak bir yakınımı
rengârenk bir hayatı vardı, karıştı önceki hayatların rengine
böylece, kayboldu sureti tam da arayışları çare olacakken bize

sonra gün ağdı; uçurum içinde bir sabah
uzak bir doğu şehrine uzak bir hayal doğdu: ben Huruf diyorum.

sığamıyorum bu şehrin sığdığı gibi dağların gölgesine

arada kaldı hayatım, oysa temiz bir hayattı

avucumda uzun bir çizginin izleri
hayat vadeden bu cizgi şimdi kanatıyor beni

sabah oldu, ben aynı yerdeyim

sabah oldu, bu hep olur:

şenlikli olanı arıyorum, bir adam başka ne ister ki
ama kendimi arıyorum, bir adam başka ne ister ki


VAY HALİNE İÇİNDE VİCDAN TAŞIYANIN

kutsal bir gecede doğdum herkes gibi
sonra karanlıktı dünya

saklı bir kıyametle doğdum demek ki

dışardan gelen sesleri duyamadım içimdeki gürültüden

yarama dokundum ama acı vermiyor bana

yıldızlar yanıp yanıp düştü geceme
düşsün! ben, ışığa doğru yolculuk yapamam zaten

bir şafak söker, belki de çaresizlikten
gidilmez yollara düşerim, taşınmaz dualarla
ağacın parçasıyım, esirim ve tek başımayım
(binlerceydik ama ne gam, sararmıştık)

çaresiz bir yol açıldı ama çaresiz

varamadı içimdeki karanlığa hiçbir ışık

belki bir çöl doğar bende de
doğsun! çöller vicdanıdır ya yeryüzünün
vay haline! içinde çöl yerine vicdan taşıyanın*

* "Vay haline! İçinde çöller taşıyanın" -Nietzsche


SEMT ŞİİRLERİ

                                            Babam için

I.
Topaçlar çevirdim güneş dönüşlü, hayretim söndü
şiirler kazıdım derme çatma taraçalarında,
deva olmadı yine de yangın sofrasına dönen bedenine
Haliç, geri çek sularını, uykularıma sürme saçlarını.

Çakırkeyf uyanır Balat
kendi sabahında
ilk aşkıma tutsak olurken
ıslak öğütler sürerken üstüme
düşman oldum sana, üşüyorsam
sendendir ve kendine saklı birçok el: kaytan beyazı.

Şimdi hangi meydanına dikebilirsin Biracı Ali'nin
cesedini, hangi ahşaptan fırlayabilir balıkçı Niko'nun
yüzü ve serseri bir yürek taşıyorsam bugün
fırlatıyorsam onu kimsenin farkına varmadığı bir çöplüğe
Ali'nin ve Niko'nun gökyüzüne üfürdüğü dumanın
ruhumu azdıran etkisiyledir.

Fırlama oğlu İstanbul'un: Haliç, tasa etme
iki yakan bir araya gelmese de
karşı koyabilirsin dukasına gökdelenlerin
bıçkın bir delikanlısın sen
bir poyraz çıkmaya görsün
kaç çocuğun var kendin gibi
Balat! Kızılderili baltam benim
çağırsan gelirim yokuşlarını soluksuz yutmaya
sana talihsiz bir kader sunmaya.

Çamurdan bir kalp ve işte encam:
Âlem bitti. Tarih bitti.

II.
Ruhumdaki gökyüzü açığa çıktı.

Kana bulandı gözlerim, köşelerinde Zülüflü Sokağın
izmarit tarlasına dönerken kaldırım taşı
saçlarım bulutlara karıştı
kalbimi tortop yapıp yuvarlarken sevgiliye
cümlesiz mektuplar yazdırdın bana
puşt çömezlerine çiğnettin bedenimi.

Karşı koymayı öğretir her semt kendi çocuklarına
kendisine bile
bir yokuş tırmanır başka bir yokuşu
bir tuzak başka bir tuzağa gebe
kendi semti de tuzak kurar insana.

Draman, tombul memeli kadın şükran borçluyum sana.

2001-2009 © www.siirfeneri.net / Editör: İbrahim Baştuğ