Abdülkadir Budak

Adnan Özer

Adnan Satıcı

Ahmet Ada

Ahmet Hâşim

Ahmet Necdet

Altay Öktem

Arif Damar

Arife Kalender

Aslan Özdemir

Âşık Paşa

Ataol Behramoğlu

Aytekin Karaçoban

Bâki Ayhan T.

Bayram Balcı

Bozan Yaman

Cahit Sıtkı Tarancı

Cemal Süreya

Cihan Oğuz

Fahri Öz

Gülten Akın

Güngör Tekçe

Hakan Şenocak

Halil Gökhan

Halil İ. Özcan

Hasan Öztoprak

Hilmi Yavuz

Hoca Dehhani

İbrahim Baştuğ

İlhan Berk

Kadı Burhaneddin

Kadir Aydemir

Kemal Bayrakçı

Kemalettin Kamu

Kıvılcım Vafi

Koray Feyiz

Mecit Ünal

Metin Celâl

Metin Cengiz

Metin Fındıkçı

Murat Koçak

Mustafa Atiker

Müslim Çelik

Nafer Ermiş

Nâzım Hikmet

Nesimi

Neşe Yaşın

Nevzat Çelik

Nihat Behram

Nilüfer Altunkaya

Onur Caymaz

Özkan Mert

Sabahattin Umutlu

Sabahattin Yalkın

Salih Bolat

Sennur Sezer

Serkan Engin

Sultan Veled

Şeyyad Hamza

Şükrü Erbaş

Yahya Kemal

Tevfik Fikret

Tevfik Taş

Turgay Fişekçi

Turgay Kantürk

Ziya Osman Saba

Halil İbrahim Özcan
H. İbrahim
Özcan

Kıs[s]aca
"Edebiyatın hemen bütün türlerinde ürünler vermiş bir insan olarak ve edebiyatta türler arasında geçirgenlik olduğunu göz önünde bulundurarak, şiirin hayatım boyunca yol arkadaşım olduğunu ve olacağını belirtmek isterim. Şiir, hayatı yeniden anlamlandırma ve tutunma isteğimin devamıdır."

1 Ocak 1957'de Talas'ın Ardıç köyünde (Kayseri) doğdu.

İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra Kayseri'ye gitti. Orta ve yükseköğrenimini Kayseri'de tamamladı. Kayseri Eğitim Enstitüsü'nden mezun olduktan sonra üç yıl sınıf öğretmenliği yaptı. Bir süre Suriye ve Lübnan'da yaşadı. 1981-1991 yılları arasında siyasal nedenlerle 10 yıl tutulduğu cezaevinde 1980-1990 Cezaevi Şiir Antolojisi'ni hazırladı (1992, Fehmi Uzal ile). Serbest kalınca yayımladığı ilk kitap, öykülerini topladığı Randevu Hazırlığı (1993). Son çalışması ise bir roman; Ejderha Yılları (2001).
Şiire ilgisi ilkokul yıllarında başlayan Halil İbrahim Özcan, sesini 1997 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü aldığı "Kırık Zar" adlı dosyasıyla duyurdu. İlk şiirleri Edebiyat Dostları'nda yayımlandı (1988). Sombahar, Varlık, Defter, Nar, Yazın ve E şiirlerini yayımladığı dergilerden başlıcaları.

Şiir kitapları

Kırık Zar (1997); Yüzünü Temiz Tut Ecel Her An Gelebilir (2000); Kavgalı Küçük Fener (2005)

 

Ansızın Parıltı

               Eşber Yağmurdereli için

kalbinin kırıldığı yerde insan
gidip başka bir yarada kanıyor

taşmış bir dille dertleşiyorum seninle
kesilmiş bir memede süt ararken
dudaklarımda kuruyan sözcüklerle
sana şarkılar söylüyorum
çatısı akan evimin açık penceresinin önünde

dışarda yağmur yağıyor Eşber
ırmaklar da ıslanıyordur şimdi
dağlar dağlarla aynı yağmurda yıkanırken
altın gözlü bir damla yolluyorum sana
gözlerinin kızılına yoldaş olsun diye

öyle bir takatsizlik ki yaşadığım Eşber
hep beyazlara bürünemiyorum
kırılıp kalıyorum olduğum yerde

hadi be Eşber topla gel gülüşünü de

at bu çağı
at gitsin
söylediğin zaten hayatın ortasında duruyor
kapı bize küsmeden pencerelerini açık bırak
gitsin üstüne uymayan
elbiseleri hazırlayan
terzilerin kokusu

bak söylediklerim mırıltılar içinde
kaybolan iniltilerde
dağda susan silahların
her keresinde aynada soluyor dökülmüş kan

barışı aşk olduğunda savunmak
iki kez ölmek demekmiş Eşber

ipin ucundaki tarihle geceye sokulduğun
yazlar böyle gelmezdi eskiden içerde
içerde Eşber hatırlasana
yazlar böyle düşmezdi avluya
karıncalar ezilmeden gezerlerdi aramızda
hayallerimizi okşardı baharlar

biliyor musun yolumu kesip duruyorsun Eşber
çek artık önümden sabahlarını
hem yaşlandın artık kabullen
kırık aşkların da baka dursunlar arkandan aldırma
dümeni bırak
var kasırgalar ülkesindeki otağını kur
otur

bir yağmur damlası yüzüme düştü de hatırladım
sunduğumuz boşluğun bakir kızlarının da olduğunu
öyle mi dersin yoldaşım benim

benim de deligönlüm dalgalanmaz mı sanırsın Eşber
yerli yersiz esen rüzgârlarımla
bu bir sanrı da olsa
ben göz olmayan yerlerde kendime bir gözüm

vefa duygusuyla emdiğim acıda dışarda
sanma ki senden farksız sızlanıyorum duyulmayan seslere
sanki yeniden diyarbakır askeri cezaevindeyim
ve temsilci olman bir şey değil
açım her türlü sese be Eşber
yüzünü kimse görmediğinde
ağladığın tüylü battaniyenin altında
sen mutlu oluyorsun bir o yana bir
bu yana dönüşlerinde yatağında

hepsi yaşanılanların hepsi
yitik bir teknedeler şimdi

dilimin ucu yanıyor konuşamıyorum bazen Eşber
işte bir fotoğrafın kitapların arasında duruyor
kaçakken bile sokaklarda göğsümde sloğanlarla taşıdığım
duruyor ve vefayı yerinden ediyor

su iyi geliyor aktığı yerde Eşber
su kendi oluyor
inan iyi geliyor yoldaşım
ertelenmiş aşklara mahsuben
sıkıntılar içinde esnerken
su iyi geliyor

işaret parmağım çoktan kırılmış Eşber
gizlenir sedef bir çakının sapında
sen hâlâ aşkı ve barışı birbirine karıştırıyorsun
kızmıyorum yok
ya da ben öyle anlamıyorum
sen hâlâ tarif ediyorsun

kırlangıçlar geçer şimdi cezaevinin üstünde
sen kanat vuruşlarından anlarsın
can sıkıntılarını birlikte gezdirirken voltada
hayata bürünmüş hüznü anlatırsın kendi kendine
yemin billah Davut da sevinir anlattıklarına
senin neyin eksik ki peygamber Davut'lardan

dalma orada çok dalma geçer
yağmur hâlâ devam ediyor dışarda
sesimi görmüyor ve susuyorum
Ahmet Kaya'nın sesine

sıkıldım Eşber çok sıkıldım
unutmak için hepsini
istiklâl caddesine voltaya çıkacağım birazdan
bana ne senin hapiste oluşundan
cadde ışıklı ve ben kederliyim
ıslanıp yürüyeceğim

dilinde görüntüler biriktiren bir adam
Eşber
cezası zulmün tadında
bir tokadım var sakladığım unutma
en sona
en sona

kalbinin kırıldığı yerde Eşber
kalbinin kırıldığı yerde insan
            gidip başka bir yarada kanıyor


Ay Dolanır

budalaca geçen bir yazın ardından
ay dolanır durumlar esmerleşir
sokağım ki yalnızca kalbime açılır

kahramanlar bırakın da şu kavgadan yenik çıkayım
kalbimizin sevinçle vurduğunda bayram yerlerinde
orada dökülelim kalalım esmer kızların aynalarına
mutluluk çığlığında zeytin gölgesinin
kana bulandığı yerde

zamanı geldi artık buluşalım seninle
bunu ortak suçumuz olarak kabullenelim
çünkü suç ortaklığı inceden başka dillere bürünür
ürkek bir ceylanın sıçrayışında

elimiz kolumuz bağlı yaşamaktansa kanayan
kalbimize tükürelim kaldırım taşlarını sayalım
gözü pek intihar girişimlerinde
kof bir dünyaya sığınalım filmin sonunda
her sonu tahminimizden olsun o müthiş merakı yenmek
birbirimizi iyice tanımaya kalkmayalım
çünkü önce ten kokusu terk eder sevgiliyi
sonrasında buğusu kaybolmuş sözcükler
ki yakalarımızı kaldırmaz üşürken

donuşları çoktan öldürmüşüzdür
vazgeçmeye yaraladığımız şehveti kaybedip
yalnızlığın öcünü almak adına korunmaya kalkışırız
akıp giden ırmağın renginde ritim ararken

günah yaptım kendime
yerleşilen yurtlardan geçip
herkes dirilerini gömer yaşarken
ama kimbilir ki yağmurlar nerede
kimsesizliklerini bağışlar
havada kalan sahte acıyı
ve hiç kimsenin iri gözlü günahını
saklamadığı zulası patlar kendi akşamında

arkamızda her şey yoksulluğun bahçesine
düşer ay
sızısı kalpleri bürür
zavallı sonbahar
erken geldin ve
kışımı bile özleyemez oldum


Fesleğene Ağıt

esir bir tutkuyu aynılaştıran korkulardan geçerken
ufkunda duvarlar çoktan örülmüştür
saksısında çürüyen fesleğenle
aynı acıda çürürken
itdurmaz tepesinde rüzgâr
idamlık Kenan'ın fesleğeninde oynaşır
dolar cezaevi avlusuna kokulardan yalnızlık

hangi toplu mezar seni avutabilir ki o an
içinde olmadığın için şükrettiğin
bir yüzünde mucizeler dikeni
bir yüzünde olmadık hasretler birikir

incelttiğin kalbin kırılır
tünelin ucuna az kaldı bilirsin
ardındaki her şey siline dursun
haydi kolaysa uzun voltalarında
yeniden harmanla hayallerini
yitirdiğin kederlerin peşisıra gezinedur sen
hayat pahalıyken ömrün pazarlığı yapılamaz
farzet ki uzun bir ayrılıkta yaşanan

yalnızlaşan insanı vuruyorlarmış
sığmadığı kadar hayata

bunu söyleyen kimin şeytanı
nereye kayboldu birden
küçük sorular üreten kısa seyirler
parmaklarımdaki tetiği düşürür

susuver ne olur
ürpertiler diyaloğu başlayacak birazdan
eh her zaman böyle olmuyor
alkol avunmuşluğu var birazcık
akşam göğsümde geceyi beklerken
ah... cezaevi avlusundaki fesleğen
ahh!..


Rüyadan Sıçrayan Taş

ayaklarım temizdi üstelik dişlerimi de fırçalamıştım

pazar yerlerinde dolaşıyordum ağır aksak
tükenen hayatlar tezgahlarında
yokluğunu suluyordu hırçın nilüferler

özenle sıyrılıyordu aralarından
cinayetlerinde acıyan göğsüm
kendi küllerini yakıyordu bacalar
sorular başlarken ihtimaller giriyordu devreye
şimdiki haliyle yüzler
hangisine tutunmaya kalkışsam
kendi ellerim kalıyordu geriye

lüzumu kalmamıştı
kimselere hatıra bırakmayacaktım

çalınmış kapılar baştan sona çemberdi
aldırışsız girmiştim gece gönlünden içeri

sıkıntıları eksilmişti bulutların

gözlerim açık kalmış aşk
bile olmuyor


Sağır Ölüm

asla merhamete gelmiyor
kalbinin sokaklarından içeri
kederi keşke olan bir şiir

el yazımı düzelttim
hava berrak sular serin içim buz
heykelim kırıldı yüzünü avuçla
ortada kalsın siyah merak

kendi ağaçlarımıza kaçışıyoruz
üşengeç süratlerle
izler fırtınalar bile yaratamıyor yazık
katli vacip ağızlara dolan kötü susmalar
özür dileyerek de bitmiyor
yüz kere toprağa girsen de uyunmuyor

uyunamıyor son telefonunu da bir açanın olmadan
usulca suların üstünde oturuyorsun
hasarın pencereler oluyor