|
Görümlük
hava
çiçek tozu içinde parlıyor
sokağın tek nar ağacı güneşte
yapraklarını kurutuyor
bir
salyangoz kabuklarını parlatıyor
birkaç karınca koşuşturmada
topraktaki
nal sesleri
geçen yüzyıldan kalma
bir
çocuk salyangoza bakıyor arınık
bir çocuk da salyangozla oynuyor
bir
kız geçiyor iri memeleriyle
kitaplarını bastırmış göğsüne
yüreği kıpır kıpır
nar
ağacı menekşeyle konuşuyor
sokağa dökülen nar ağacının sesi
bir
kadın çamaşır asıyor balkona
sokak tertemiz çamaşır kokuyor
gökyüzünü
deniyor kuşlar
iri gagalarıyla
Batık
Tekne
-
Celâl Soycan'a
Batık
bir tekneyim denizin dibinde. Binlerce
yıldır yosun tutuyor gövdem. Suyun tarihini
ölçüyorum. Kırık dalgaların, yaralı yazların.
Geceleri koklayarak uyuyorum yüzlerce
yıldızı. Deniz çiçeklerine dokunuyorum.
Güneşin parmaklarına dokunamıyorum.
Sessizlik çiçek açıyor fısıldadığım kırık
tümcede. Palmiyeler, pencereler, geçip giden
insanlar biraz ötede. Gövdemin tini yirminci
yüzyılda kalıyor.
Sonsuz
At
Çıplak
bir yabanıllık duruyor
Kentle benim, sokakla kırçıl çocuklar arasında
Denizden ağaçlardan çok ötelerde
Dağlar duruyor bin bir örtüsüyle
Nedir ki benim varlığım turna görmeyen
Sokaklar yanında, portakal bahçeleri,
Elmalar yanında, kolay değil kentin
Ortasında çıplak bir yontu olmak
Yağmur yağınca ıslanmak, güneş
Çıkınca kurulanmak; dur şimdi
Göğümüzü nereye bırakayım Ayşe
Yat limanı inşaatının orada arabayı durdur Celâl
Üşüdüm sinemalarda, sıkıldım dünyadan
Telefonla Ayşegül'ü çağır istersen
Anlarsa o anlar solan yalnızlığımdan
Yani
nedir ki kısaltılmış günün parsı
Sevgileri uzun uzun bölen bir şaire
Belki yabancılaşma ya da yılgıdır
Yani yavaş yavaş ölürken ışıkta bir yanımız
Bir yanımız sakallarımız ve paslı bıyıklarımız
Dengeliyor belki uzun eski hüznümüzü
Göğe
bir aklık bırakıyor sonsuz at
Karalarda ve denizlerde nedir ki aklık
Saçları tükenmiş bir adam olarak
Yani nedir ki Ayşegül'ü sevmek uzaktan
Uzağa, yabancı meydanlarda, imza günlerinde
Ne
yapsam nereden başlasam hüzündür
Bay
Smerdiakof'a Kanto
Gülü
gül anlatır bu ıssız bahçelerde,
Yağmur damlası, denizi taşıran damla,
Gülü dağların yıkılışı, yaprak uçuran rüzgâr,
Denizin köpüğü mayıs sabahında
Ve akşam alacasında gülü gül dalına konan
Serçe anlatır, gülü gül sesi
Bay
Smerdiakof gene gelin
Bir küçük defter getirin gülü yazalım
Dizimizin üstüne koyup yazalım
Kurbağa seslerini yazalım saranızı unutursunuz
Kamışları, su kuşlarını gölü kuşatan
Gül sesini yazalım, çanı ve ezanı
Ülkemin dondurucu soğuklarını, kar altındaki gülü,
Ne ilgisi var demeden
Yüz kızartıcı önyargılarımızı yazalım
Yüzeysel araba bilgimizi, arabasını gezintiye çıkaranları,
Daha neler deme lütfen
Gümüş takımlarıyla yatanları.
Bana kalsa yalnız gülü yazarım bay Smerdiakof
Gülü yazmak bir yetenek işi
Güneş
Chagall kırmızısı horoz
Çapraz ışıkta gülü anlatır rengiyle
Gelir alıkor gülü arı, koşuşturur kokusunu
Bir başka arıya. Gölü ve denizi bol
Bir ülkedir gül açar, gülün sesi tutuşur
Gülün teri kokar bahçelerde. Ve Mersin'de
Düşkündür halk güle ve nergise
Bay
Smerdiakof, gülden anlamayan
Nasıl anlar kaynağa dönen ruhumuzdan?
Bekleyin, bulutlar toplanır, hasatlar kalkar,
Gün doğusundan yükselir gülün sesi,
Kayada açan gülün, kırda ya da parkta açan gülün.
Bekleyin, gül kokacaktır çocukların sesi,
Bekleyin, gülün sesiyle ışıyacaktır dağ gölü,
Bekleyin de ışısın balıkçı fenerlerinin gülü
Gülü
gül anlatır doğrulup dinlerim
Gül sesi ovalara yayılır
Hiç yanıltmaz beni sokağı geçince
Bir gün Mersin'dedir bir gün Diyarbakır'da
Dağı gezdirir sesinde, denizi dinlendirir
Bir dizi güvencin sesindedir
Bay
Smerdiakof yine gelin
Göklere bakıp bakıp gülü yazalım
Dik tutarak omuzlarımızı gülü yazalım
Duvarlara, okullara, hastane koridorlarına
Gülün sesini koyalım okul sıralarına
Gülün ışığını katalım geceyarılarına.
Bay Smerdiakof gecikmeyin yine gelin
Yeşime kesince dünya
Nisanda parıldar binlerce gül
Kapılardan sızar kokusu, esintiyle gelir sesi
Güldür gül insanın esenliği
Geyik
Ağrıyan
bir yanım deniz hâlâ
Ölü suları bırakıp da geldim
Kim bilir lodosçudur soykütüğüm
Kollarımı iki yana açsam
İki kadırga direği öyle sessiz
Öyle uğultulu gece gündüz
Toprak
sahipleri topraklarındaydı hâlâ
Kente lodos kapısından girdim
Yanımda beyaz bir geyik
Kimse bir geyikle geldiğime inanmadı
Ne patlak gözlü bankerler
Ne karanlık koridorların mübaşirleri
Hiç
soran olmadı deniz halkını,
Parsı, bin türlü balığı, şimşeğin kılıcını,
Kör savaşta ölenleri, kürekçileri,
Tüketilen denizi, şarap rengi göğü,
Hiç mi hiç soran olmadı.
Bütün gün caddelerde yürüdüm,
Bakıp geçtiler kayıtsız biçimde
Savaşlardan kurtardığım geyiğe
|